AİLENİN TEMELİNE KONULAN DİNAMİT / Köşe Yazısı - Cevdet BALLI

9.7.2020 16:20:26
Cevdet BALLI

Cevdet BALLI

 

 

AİLENİN TEMELİNE KONULAN DİNAMİT:

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

Aile, insanın hem huzur bulduğu bir yuva, hem de çeşitli günahlardan ve kötülüklerden koruyan bir vasıtadır. Aile toplumun temel taşı ve neslin devamı ile geleceğimizin teminatıdır. Onun için İslam’da bu müesseseye büyük önem verilmiş ve insanların aile kurmaları muhtelif ayet ve hadislerle teşvik edilmiştir.

Aile, insanlar için bu dünyada küçük bir cennettir. İnsanın dünyadaki en yüksek mutluluğu aile bağlarıyla gerçekleşir. Ne yazık ki günümüzde aile kurumu her gün biraz daha darbe almakta, değersizleştirilmekte ve çöküşe doğru gitmektedir. Batıl zihniyetin saldırıları son zamanlarda aile üzerine yoğunlaşmış ve son kalemiz olan aile kurumu yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Gündemimizi epeyce meşgul eden İstanbul sözleşmesini de bu minvalde değerlendirmek lazımdır. Sözleşmenin son kalemiz olan aileyi hedef aldığı tartışılmazdır artık. Sonuçları itibariyle ele alındığında kadına yönelik ve aile içi şiddeti bitiremediği aksine artırdığı ve aileyi yok etmeye başladığı ve asıl hedefinde cinsiyetsiz toplumu inşa etmek olduğu ortadadır.

11 Mayıs 2011'de İstanbul'da imzaya açıldığı için İstanbul Sözleşmesi ismiyle anılan "Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi"ni ilk imzalayan ve ilk onaylayan ülke ne yazık ki Türkiye'dir.

İstanbul Sözleşmesi'nin etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla Aile Bakanlığı koordinesiyle kurulan "İstanbul Sözleşmesi'nin Etkin Uygulanması ve İzlenmesi Alt Komisyonu" yönetim kurulunda Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM), Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Kadın Dayanışma Vakfı ve Türk Kadınlar Birliği gibi sivil toplum örgütlerinden oluşuyor. İstanbul Sözleşmesi bu vakıf ve dernekler tarafından da kutsal bir metinmiş gibi şiddetle savunulmaktadır.

Daha önce kadına şiddet diye bir gündemimiz yokken bu sözleşme ile her akşam TV kanallarında kadın cinayetlerini görür olduk. Sanki sihirli bir el böyle olmasını istiyordu. Elbette ki bu cinayetlere karşıyız. Ancak bu cinayetleri ve şiddeti gündemde tutmanın kadının yararına olmadığı da bir gerçekti. Bunun çözüm yolu da bu değildir. Bu sözleşmenin başka şeylere hizmet ettiği açıktı ve toplum olarak olayın bu yönünü göremedik. Birkaç kısık sesli aydın hariç.

İstanbul Sözleşmesi ile uzun vadede neyin amaçlandığı maddelerinde açıkça belirtilmesine rağmen medyayı da kullanarak her akşam kadına şiddet ve kadın cinayetlerini servis edenler yavaş yavaş hedeflerine ulaşıyorlar sanırım. Hatta onlar TV karşısında dağılan ve yok olan aileleri izlerken belki de alkışlıyorlardır, kim bilir?

Peki, en basit bir yasal değişiklik yapılacağı zaman mecliste hararetli tartışmalar olurken neden aileyi ve toplumu hatta devletin geleceğini etkileyecek bir sözleşme hiç tartışılmadan tüm partilerin oy birliği ile çıkıyor?

Rusya’nın nesilleri mahveder diye yüz yıl tartışmasını bile yasakladığı bir sözleşmeyi neden biz alelacele meclisten geçirdik?

Vatikan ‘toplumsal cinsiyetin’ uluslararası hukukta karşılığı olmayan bir tanım olduğu, İsveç ve İngiltere’nin ise, kadına uygulanan her şiddeti insan hakları ihlali olarak görmenin sakıncalı olduğu ve Hırvatistan’ın sözleşmenin eşcinsel evliliklerini legalize etmeye imkan tanıyacağı, ‘cinsiyet ideolojisi’ üretmek istediği ve Hıristiyan değerlerine aykırı olduğu gerekçesi ile ret ettiği bir sözleşmeyi biz neden kabul ettik?

Ayrıca Sözleşmede devamlı vurgu yapılan eşitlik de aldatmacadan başka bir şey değildir. Zira 6284 no’lu kanunda “Kadının beyanı esastır.” denilerek, daha baştan kadın haklı, erkek suçlu kabul edilmiştir. Sadece kadının beyanın esas alınması hiçbir hukuk sisteminde yoktur ve adaletsizliğin daniskasıdır. Kanıt olmadan, şahit olmadan erkeği evden uzaklaştırmak ailenin temeline dinamit koymak değil de nedir?

Kanun çıktıktan sonra yapılan araştırmalar, 6284 no’lu kanunu kullanarak binlerce kadının, eşi tarafından fiziksel hiçbir şiddete maruz kalmadığı halde kocalarını polis zoruyla evden attırdığı olay yaşandı. Sonradan hata ettiğini ve bunun çare olmadığını anlayan kadın pişman olsa da erkek böyle yüz kızartıcı bir hakarete veya iftiraya maruz kalınca, eve dönmeyip boşanma yolunu seçmektedir.

Erkek kendini savunma fırsatını dahi bulamadan doğru veya yanlış bir beyanla evinden uzaklaştırılmakta böylece aileyi parçalamanın birinci adımı kolayca atılmaktadır. Eşler arasına husumet tohumu ekilmektedir. Nitekim boşanma hâlinde tazminat ve ömür boyu nafaka vaadi de kadınları bu tehlikeli maceraya sürüklemektedir.

TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği komisyonu son iki buçuk yılda tam 746 bin 336 erkeğin evden atıldığını açıklaması da tek başına büyük bir sorun değil mi? Yoksa olaya sadece matematiksel olarak mı bakacağız? 7, 4, 6 ve 3 ten oluşan bir sayı mı 746336 sayısı? Yoksa parçalanan binlerce aile veya babasız kalan milyonlarca çocuk mu?

Hani dertleri aile idi. Bir şeyi tamir edeyim derken (ki tamir yöntemi zaten yanlış) ortada ne aile bırakacağız ne toplum ne devlet ve ne de sevgi ortamında büyüyen nesiller bırakacağız.

İstanbul Sözleşmesinin bazı maddelerinin sorunlu olduğu ve bu maddelerin altında gizlenmiş hedef olan son kale olan aileyi yıkmak ve cinsiyetsiz toplumu inşa gayesi olduğu açıktır.

Örneğin;

Sözleşmenin 3/b maddesinde; ailenin tanımı yapılırken‘…veya birlikte yaşayan bireyler’ ifadesi kullanılmakta bu da nikâhsız birlikteliği meşrulaştırmaya yöneliktir.

Sözleşmenin 4/3 maddesinde geçen ‘cinsel yönelim’ ne anlama geliyor? Yani bir kız ben erkeğim, erkek gibi yaşamak istiyorum dese ya da tersi bir durum olduğunda bu nesil ve neslin devamı nasıl korunacak? Bu cinsiyetsiz bir toplum inşası değil de nedir? Bu maddeyi esas alırsak çocuğumuza kızım ve oğlum diyemeyeceğiz. Çünkü Sözleşme’ye göre onun kendini kız gibi mi yoksa erkek gibi hissettiği veya yaşamak istediği cinsiyeti kendisinin belirlemesi gerekiyor.

Sözleşme’nin 12/1 maddesinde; ‘….kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine’ ifadesini kabul etmek hangi akla hizmettir? Töre dediğiniz gelenek dediğiniz İslam’dır. İslam da gelmiş ve geçmiş tüm sistemlerde kadına en yüce değeri veren dindir, sistemdir. Bu madde ile ailenin ve dini değerlerin kökünün kazınacağı orta da iken bunu görmemek körlüğün ta kendisidir.

Sözleşmenin 12/5 maddesinde; ‘Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde “namus” gibi kavramların bu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir’ ifadesinde namus sözde ise özde olan namussuzluk mu?

Sözleşmenin14/1 maddesinde; ‘Taraflar, yerine göre, tüm eğitim seviyelerinde resmi müfredata, kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri’ ifadesinde toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyetten ne anlamalıyız? Kur’an’ın sizleri bir erkek ve dişiden yarattık ifadesi orta da iken toplumsal cinsiyet yani üçüncü hatta dördüncü bir cinsiyet oluşturma çabası neye hizmettir? Cinsiyetsiz bir toplum oluşturma gayesi değil mi?

Sözleşmenin 18/4 maddesinde; “Söz konusu hizmetler, mağdurun şikâyette bulunarak dava açmasından veya mağduriyete neden olanlar hakkında ifade vermesinden bağımsız olarak sağlanacaktır.” ifadesi ne anlama geliyor? Kadının, elinde hiçbir kanıt ve delil olmadan: “Kocamdan şikâyetçiyim.” demesi yeterli ise adaletin ruhuna bir Fatiha okuyun olsun bitsin.

Sözleşmenin 48/1 maddesinde; “…arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere, zorunlu anlaşmazlık giderme alternatif süreçlerini yasaklamak” ifadesi ile araları bozulan evli çiftleri barıştırmak yasaklanıyor. Peki Nisa süresinin 35. ayetini; “Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır” ayetini nereye koyacağız? Bu ayeti kaldıralım mı, görmeyelim mi?

Sözleşmenin 55/1 maddesinde; “…mağdurun ifadesine veya şikâyetine bağlı olmaksızın ve mağdurun ifadesini veya şikâyetini geri çekmesi durumunda dahi devam edebilmesi”ne anlama geliyor? Kadın pişmanım dese yanlış yaptım dese de devlet bu işin peşini bırakmayacak. Yani çiftler birleşmek istese de devlet yok siz barışamazsınız diyecek ve sizi ayıracak. Sözleşme bunu istiyor.

Şimdi anlaşıldı mı sözleşmenin neye hizmet ettiğini?

 

Sonuç olarak;

Batıl zihniyetin eşitlik, özgürlük vb. süslü kavramlarına kanan kadınlarımız gaza gelerek en basit bir aile içi tartışmada kocayı evden uzaklaştırmanın çare olacağına inanıyor. Eskiden aile içi büyük tartışmalar bile sabırla, saygıyla, karşılıklı alttan almayla ve İslami terbiye ile halledilebilirken, günümüzde en basit meseleler karakol köşelerine taşınır oldu. Arkasında devletin gücünü gören kadın en basit bir olayda en son uğraması gereken yer karakol iken ilk uğradığı yer karakol oluverdi.

Kadına şiddeti bitirmek gibi bir derdi olmayan İstanbul sözleşmesinin amacı Müslüman ülkelerdeki aile kurumunu ve toplumu yok etmek, nikâhlı birlikteliği ortadan kaldırmak ve cinsiyetsiz bir toplum oluşturmaktır.Bunu görmemek ve sadece olayı toplumun hiçbir kesiminin kabul etmediği şiddete indirgemek basit bir ifade ile körlüktür. Bunun en iyi kanıtı GREVIO(Kadınlara yönelik şiddetle ve aile içi şiddetle mücadele konusunda uzmanlar Grubu) nun 2018 yılı raporunda; “Türkiye’de kadına yönelik şiddet ile mücadeleyi zayıflatan unsurlardan biri, kadınlara yüklenen annelik ve bakıcılık gibi geleneksel rollere öncelik verilmesidir” ifadesidir. Yani bu rapora göre aile içi şiddetin sebebi evlilik kurumudur ve bunun ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Bir de olaya kadın cinayeti ve kadına şiddet gözü ile değil de insana şiddet ve cinayet üzerinden bakmak lazım. Aksi takdirde daha işin başında toplumun yarısını diğer yarısına düşman eylersiniz.

Allah hem kadına ve hem erkeğe ayrı ayrı roller vermiştir.Kadın da yerini bilecek erkek de yerini bilecek. Yani insanlar, sünnetullaha aykırı davranmayacak. Aksi halde roller karışırsa orta da ne aile kalır ve ne de devlet kalır.

Unutmamak gerekir; İslam gibi asırlar üstü bir değerimiz varken, batılın süslü kavramlarına kanmamak gerekir. Ve bilinmeli ki; insanın en mutlak ihtiyacı Kur’anî ahlak ve Peygamberî terbiyedir.

Bu yazı toplam 382 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
mehmet çetin
16 Temmuz 2020 Perşembe 22:13
22:13
Emeklerinize sağlık sayın hocam.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş | Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Güneş dünası panel tarımsal sulama