İSLAM DÜNYASINDA SORUNLAR VE ÇÖZÜMLER / İsmet TANRIVERDİ / Köşe Yazısı - İsmet TANRIVERDİ

8.5.2020 22:03:57
İsmet TANRIVERDİ

İsmet TANRIVERDİ

İSLAM DÜNYASINDA SORUNLAR VE ÇÖZÜMLER

Müslümanlar,  geçmişte köklü ve parlak bir medeniyet inşa etmişlerdir. Fakat süreç içerisinde çağın gidişatını iyi irdeleyemediklerinden ve vahiy ekseninden uzaklaştıklarından bunalım dönemi yaşamışlar. İslam dünyası derken sadece bir coğrafyada yaşayan insanlar değil, dünyanın her yerinde yaşayan, mazlum, mağdur, yurtları işgal edilmiş ya da zulme uğramış tüm Müslümanlardan söz ediyoruz.

İslam dünyası halkları, geniş coğrafyalara yayıldıklarından bulunduğu yerlerde yaşamlarına tahammül edilememiştir. Yoğunluklu olarak yaşadıkları yer daha çok Ortadoğu ve Afrika kıtalarıdır. Problemin büyüğü de buralarda cereyan etmektedir. Bu problemlerin temel sebebi dışarıdan yapılan müdahalelerle, içerden onlara destek veren işbirlikçi rejimlerdir. Rejimlerin başında daha çok krallar, şeyhler, emirlikler ve diktatörler bulunmaktadır. İslam ülkelerindeki kral ve yöneticilerin tek kaygısı ve kutsalı vardır, o da saltanatlarını kaybetmemektir. Bu nedenle halkına acımasız davranıp, sıkıntıya düştüklerinde dışarıdaki dostlarından yardım alarak, bunun karşılığında onlara ülkenin tüm kaynaklarını peş kes çekmektir. Halktan gelen doğal talepler red edilerek korku ve şiddetle bastırılmıştır. Yöneticiler, ülkenin kaynaklarını kendi hanedanlıkları için tüketerek keyif çatarken, halk açlıktan, sefillikten ve kötü yaşam koşullarından kırılmaktadır. Halkın yönetimlerde hiç söz sahibi olmamasından dolayı siyasi istikrarsızlık ortaya çıkmaktadır. Böylece içerde huzursuzluk başlatılarak halkın ayaklanma sebepleri oluşturulmuştur.

İslam coğrafyasında, özellikle Ortadoğu’da savaşların, krizlerin ve huzursuzluğun en önemli nedeni dışarıdan yapılan müdahalelerdir. Bölgenin petrol bakımından ve diğer enerji kaynakları bakımından zengin olması düşmanlarını çoğaltmıştır. Petrol, Ortadoğu için bulunmaz bir nimet ancak bu halklar için büyük bir talihsizlik olmuştur. Bu talihsizlik yüzünden bu ülkeler yamyamların, çakalların, leş kargaların istilasına uğramıştır. İstilalarla bu ülkelerde taş üstünde taş bırakılmamış, milyonlarca insan öldürülmüş ve öldürülmeye devam edilmektedir. Yurtlarından göç ettirilerek mülteci durumuna düşürülmüş ve ülkeleri viraneye çevrilmiştir. Ne zaman İslam coğrafyasını düşünsem Ziya Paşa’nın şu beyti kulaklarımda çınlanır:

“Diyarı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm,

Dolaştım mülki İslam’ı bütün viraneler gördüm.” 

Evet, nereye dokunsan, hangi yana baksan kan, gözyaşı, ağıt sesleri ve barut kokusu gelir. Felahı arayan ve yollara düşen kardeşlerimize ülke kapıları yüzüne kapatılmış, denizden geçmek isterken ölümlerle pençeleşir ve gururları incinmiştir. Heyhat! Dercesine: “Muhammed’in ümmeti bizi kabul etmiyor, İsa’nın Hıristiyan çocuklarına sığınalım.” derler. Meselenin asıl kaynağı da zaten haçlının çocukları değil midir? Fakat haçlı çocukları sebep oldukları Suriye halkının mültecilik hayatına karşı sınırlarını kapatmışlardır. Bunu normal karşılarız. Oysaki kucak açması gereken Muhammed’in ümmeti değil midir? Maalesef Batı’ya sığınanlar, buralarda dramatik koşullarda modern köleliğe razı olmak zorunda bırakılmıştır.  

Dışlanmışlığın psikolojisiyle yaşam savaşı veren bu insanlar, kimi dilencilik, kimi fuhuş bataklığına sürüklenmiştir. Müslümanlar için bu bir utanç vesilesidir. İnanç, kültür farklılığı, yoksulluk ve sayamadığım birçok nedenden dolayı psikolojik travmalar yaşamaktadırlar.

İslam dünyasına göz attığımızda birçok sorun görürüz.  Sorunlar ve sebepler hep benzerlik gösterir. Suriye, Libya ve Yemen’de iç savaş; Mısır’da Sisi cuntası gerilimi ve idamlar; Afganistan’da ABD’nin El- Kaide ve Taliban savaşı; Keşmir’de Budist Hint zulmü; Doğu Türkistan’da Çin zulmü; Arakan’da soykırım ve zulüm; Sudan’da istikrarsızlık ve açlık; Tunus’ta iç kışkırtmalarla gerilim çatışmaları; Ortadoğu’da İran- Suudi Arabistan gerilimi; Çeçenistan’da Rus zulmü; Orta Afrika’da iç savaşlar ve getirdiği yoksulluk; Irakta iç ve dış çatışmalar ve karışıklık ve tüm buna sebep olan Batılı ecnebiler… Ne medeniyet, ne tarih, ne şehir, ne de insanlık bıraktılar.

Bu coğrafyalar, Osmanlı döneminde bir tek rahat yüzü gördü. Akdeniz havzası ve Ortadoğu halkları Osmanlının himayesinde kaldığı süre içinde homojen bir kültür meydana getirmedi ve federatif bir modelle çoğulculuk, çok kültürlülük, çok çeşitli yaşam biçimiyle yaşadılar. Osmanlının gerilemesiyle emperyalist devletler cerrahi operasyona başladılar. Sykes Picot Antlaşmasıyla Arap devletleri Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtılarak sözde bağımsızlık adı altında coğrafya krallıklara, şeyhliklere, emirliklere çizilmiş yapay sınırlarla devredildi. Bu işin mimarı ve baş aktörü İngiliz ve Fransızlardır. Ortadoğu’yu daha çok İngilizler, Afrika’yı da Fransızlar pay ettiler. İngilizler kendi yerine kendisine bağlı emanetçiler bıraktı. Ayrıca İsrail’i 1948 yılında Filistin’e getirerek jandarmalık görevini ona devretti. Artık bundan sonrası İsrail ve İngiliz petrol şirketleri birlikte sömürmeye devam edeceklerdir. Fakat İsrail’in tek başına canı sıkılmıştır. Güvenlik korkusu ve yayılmacı politika için İngilizlerin torunları ABD’nin yardımına ihtiyacı vardı. Bu görev ona verildi. İşte, ABD bir yere ayak basarsa orada savaş, kaos ve kriz olur.  ABD, işgal için her zaman bir gerekçe üretir. Gerekirse Irak’ta kimyasal silah vardır, diyerek işgal eder; kendi finans merkezi olan İkiz Kulelerini vurarak Afganistan’ı yerle bir eder, gerekirse biyolojik saldırılarla insanların ölümüne sebep olur.

 Sorunlar ve Çözüm Önerileri

1.Vahdet (birlik) Yerine Parçalanmışlık Sorunu: Arap devletlerinin uluslaşma sürecine girmeleri ümmet olma yolunda engel olmuştur. “Küçük olsun benim olsun” fikrinden hareketle İslam coğrafyası paramparça küçük devletçikler ve emirlikler haline dönüşmüştür. Aralarına çizilen yapay sınırlarla, kolay işgal edilebilir, darbeler yapılabilir, iç karışıklıklar çıkarılabilirliğin zemini hazırlanmıştır. Cevdet Said bu halimizi şöyle ifade etmiştir: “Ümmet idik. Sonraları Suriye olduk sevindik, Mısır olduk sevindik, Libya olduk sevindik, Türkiye olduk övündük, küçük sınırlarımızda mutlu olduk. Oysa biz bir bütündük ve çok büyüktük.” Evet, nerden nereye geldik. İmparatorluklarımız bir bir dağıldı ve hala dağılması için düşmanlarımız çabalıyorlar. Mezhepsel, etniksel ayrışmalar Müslümanların güç kaybına neden olmuştur. Hatta İslam ülkeleri içinde yaşayan dini gruplar ve cemaatler düşmanlarla toptan savaşmak yerine birbiriyle uğraşmaktadırlar.“Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve onun nimetleri sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız. (Ali İmran:103)” Bu nedenle Müslüman halklar, farklılıkları bir kenara bırakıp kenetlenmelidirler. Çünkü Ümmetin gücü ve rahmeti birliğinden geçer. Aralarına ekilen nifakları bertaraf etmek gerekir. Yüce Allah:“Allah’a ve onun resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider.”(Enfal:46)” Yine:“Müminler ancak kardeştirler, onun için(herhangi bir anlaşmazlıkta)kardeşlerinizin arasını düzeltiniz ve Allah’tan korkun ki rahmete şayan olasınız” (Hucurat:10). Selahaddin Eyyübi’nin mesajını dikkate alarak:

“Dostlarıyla uğraşanlar, düşmanlarıyla savaşamazlar” ilkesinden asla ayrılmayalım. İslam dünyasında yeniden bir birliktelik modeli geliştirebilmelidir. Dağınık halde yaşayan ümmeti yeniden vahdete kavuşturmalıyız. Ötekileştirmek ve hizipçi anlayışlar yerine kuşatıcı ve birleştirici yol izlenmelidir.

2. Kur’an ve Sünnetten Uzaklaşmalar: Müslümanlar, dinlerinin kıymetini bilemediler. Paramparça ettiler. Kur’an’a ve peygamberin uygulamalarına sırt çevirenlerin akıbetleri hüsranla noktalandı. Fikir akımlarının peşine takılanlar ya da Kur’an’ı kendi hevasına göre yorumlayanlar çok farklı mecralara kaydılar. Sekülerizm, milliyetçilik akımları ve mezhepçilik gibi çok faklı İslami olan ve olmayan anlayışlar ve yorumlar ortaya çıktı. Ülkeden ülkeye değişen İslam anlayışları örneğin: İran İslam’ı, Türkiye İslam’ı, Arap İslam’ı ve Amerikan İslam’ı gelişti. Muhammed Hamidullah durumu şöyle açıklar: “Yeni nesil İslamiyet’i, geçerli çağdaş düşünce seviyesine uygun okumadı. Bu neslin öğrendiği İslamiyet kendilerin fikri gıdası olacak İslamiyet yerine, teferruat ve kabuk mesabesindeki İslami bilgilerden ibaret olmuştur. Temelsiz fikirlerin dünya fikir tufanları karşısında sarsılacağı aşikârdır. Aşırı romantik fikirler uğruna hayatlar feda edilmiştir. Başka milletlerin kalkınması, ileriye doğru gerçekleşir. Bizim kalkınmamız ise Hz peygamber dönemine ulaşıncaya dek geriye doğru yönelmekle gerçekleşir.” Elimizde son kitap Kur’an ve son peygamber olmasına rağmen bu haldeyiz. Vahiy ve sünnet hayatımızda belirleyici olmalıdır. “Kur’an anlaşılmaz!” saçmalıklarından kurtulalım. Bunu söyleyenler Kur’an düşmanı ve çıkarcı çevrelerdir. Kendi kirli düşünceleriyle halkı zehirlemektedirler. Bu Kur’an, okuma yazma bilmeyen bir topluma gelmiştir ve onlar anlamıştır. Fakat biz nedense anlayamıyoruz. Bu çağda üzerinde bunca kitap ve tefsir yazıldığı halde anlayamıyoruz diyenlerin zekâsından şüphe duymak gerekir.

3. Cihad Ruhunu Kaybetmeleri: Bu dünya mücadele etme dünyasıdır. Müslümanlar, “emri bil maruf nehyi anil münker” yani iyiliği emretme kötülükten sakındırma görevini terk ederek heyecanlarını kaybettiler. Oysaki tebliğ, İslam’ın en büyük hedeflerinden biridir. Peygamberimiz ve onu takip edenler bu görevi yerine getirmişlerdir. Sonraları “neme lazımcılık” anlayışı hâkim olmuştur. Cihad sadece silahla yapılan mücadele olarak anlaşılmıştır. Elbette içinde silahlı mücadele de vardır. Fakat cihad, her alanda din adına yapılan çabalardır. M. Görmez Hoca cihadın amacını ve şeklini şöyle açıklamıştır: Cihad, terörün, vahşetin ve öldürmenin değil, diriltici bir gayretin, hayat veren bir mücadelenin adıdır.” der. İslami hareketler ıslah ve inşa alanına ağırlık vermeleri gerekir. İnsanlara kurtuluş reçetesi sunacak yeni bir tebliğ metodu ve insanlığa güzel bir dil ve öğütle yaklaşmaları gerekir. Beşeri bir topluluk ilahi projeyi gerçekleştirmek istikametinde bir araya gelirse, fikri İslam inkılâp hareketi ortaya çıkar. İslam’ın “fikir inkılâbı” lokomotif gibidir. Peygamberimiz ve onu takip eden Ensar ve Muhacir bu projeyi gerçekleştirmiştir.

4.Batılı Güçlerin Eksenine Girerek Bağımsızlıklarını Kaybetmeleri: Batı dünyası hayranlığı ve taklitçilik bizi Batı düşüncesinin köleleri haline getirdi. İlmini değil kültürünü aldık. Kukla yönetimler sayesinde İslam ülkeleri eksen kayması yaşamışlardır. Selahaddin’in torunları, Haçlıların çocuklarından medet umar hale düşmüşlerdir. Çocuklarını, Batılıların okullarında yetiştirip onlara hizmet edecek kültürle, ülkelerin başına veya önemli görevlere getirmektedirler. Böylece zihinsel körlük ve fikirsel kuşatmışlık devam ediyor. Batılılar İslam ülkelerini kuşatmış, işine geleni değiştiriyor, işine geleni yerinde tutmaktadır. Hasan Ali Nedvi Batı medeniyetini şöyle tanımlamıştır: “Avrupa ve Amerika medeniyeti ve uygarlığı, aldatıcı bir serap gibidir. Dışı sahte süslerle donatılmış materyalist bir medeniyettir. Sömürgeci ve işgalcidir. Onun ışıkları oyuncak bir lambanın ışıkları gibi parlamaktadır.” Artık batılılaşma hayranlığı hastalığından kurtularak özenti ve taklidi bırakarak aşağılık kompleksi ve yenilgi psikolojisini üzerimizden atmalıyız.

 

5. Yöneticilerin Adaletten ve Özgürlüklerden Uzaklaşması: İslam’ın iki temel amacı vardır. Biri tevhid diğeri adalettir. Adaletsizlikler, siyasi istikrarsızlıklara sebeptir. Halkın taleplerinin dikkate alınmaması, halkın söz sahibi olamaması, ülke kaynaklarının adil olmayan yollardan harcanması, liyakat ve ehliyete göre görevlerin taksim edilmemesi ve adil seçimlerin yapılmaması istikrarsızlığa neden olmaktadır. “Arap ülkelerinde diktatörler, idareyi ele geçirince, siyasi rakiplerini ve kendisine karşı çıkan herkesi yok etmeye çalışır. İstikbal vaat etmeyecek şekilde perişan ederler.” İslam dünyasında, halk katmanı ile yönetim katmanı arasında uyuşmazlık dokuları mevcuttur. Halktan gelen değişim taleplerine liderler gözlerini kapatıp, kulaklarını tıkamaktadırlar. Bu da var olan sorunları derinleştirmektedir. Yöneticiler, halkın düşünce ve fikir özgürlüğünü sağlamalıdır. Baskı, şiddet ve işkenceler terk edilmelidir. Muhalif sesler ve itirazlar dikkate alınmalıdır.

6. Ümmetin Halifesiz (başsız) Kalması: Ümmetin ortak tarih, dil ve değerlerden uzaklaşması ile bağımsız hareket eden liderlerin olmayışı, ümmeti yönetme açısından paramparça etmiştir. Her ülke kendi başına buyruk olmuş, başkalarının hesabına çalışmaktadırlar. Ümmetin başı olan halife mutlaka olmalıdır. İslam dünyası yeniden halifelik makamını kurmalıdır. Çünkü Katoliklerin, Protestanların papazı, Yahudilerin baş hahamı varsa neden Müslümanların halifesi olmasın. Bunun için Müslüman ülkeler bencillikten kurtulup yeniden İslam medeniyeti anlayışını egemen kılmalıdırlar. Bugün var olan İslam İşbirliği Teşkilatının pasif ve işlevsiz olması bir kez daha halifelik makamına olan ihtiyacı doğurmuştur.

7.Yanlış Kadercilik Anlayışına Sahip Olmaları: Müslüman halkların kendi sorunlarını çözememe iradesinden dolayı “halk kaderciliği” diye bir yanlış anlayış geliştirdiler. Aklını kullanmayarak ya da sürü psikolojisi mantığıyla hareket ederek kolaycılığa kaçmışlardır. Oysa İslam akıl dinidir. Akıl tutulması yaşamak veya akla değer vermemek çaresizliğin ve tembelliğin alametidir. İçtihad mekanizmasının çalıştırılmaması kendilerine olan güvenin olmamasının ve sorumluluktan kaçmanın belirtisidir. Emeviler döneminde olduğu gibi yöneticilerin halka zulmünü kadercilik olarak telakki etmişlerdir. Emevili yöneticiler burada uyanık davranarak halkına kadercilik üzerinden zulüm etmişlerdir. Halk da haklarından feragat etmeyi, geri kalmayı kadercilik olarak bilmişlerdir. Bu tür yanlış anlayışlar İslam dünyasının birçok yerinde uyanıklar tarafından bir yöntem olarak kullanılmıştır. Yanlış kadercilik anlayışının sonucu olarak tembelliklerini Allah’a bağlamışladır. Bazı sufi hareketler de “Ya nasip!” deyip çalışmadan topu Allah’a atmışlardır.

8. Tembellik ve Atalet İçine Girmeleri: Zamanı okuyamama, geçmişle övünüp onunla mutlu olmak ve atalarının mirasına konup değişim ve gelişmelere kapalı olmak, Müslüman halkları hem tembelleştirmiş hem de her alanda geri bırakmıştır. Geçmişle övünüp tembelleşmek, hayal kurmak ve rüya âlemine dalmak, sürekli Asr-ı saadet döneminden dem vurup dünyanın gidişatını okuyamamak, çağa ayak uyduramamak bizi kurtaramadığı gibi sorunu derinleştirmiştir. Oysa yeniçağın kurucuları ve aktörleri İslam ülkeleri olmalıdır. Dünya,  İslam’ın ve Müslümanların adaleti ile yeniden huzura kavuşacaktır.

9. Eğitimsizlik ve Cehalet Sorunu: Eğitim seviyesinin düşük olması, okuryazarlık, okullaşma oranın düşüklüğü ve fiziki alt yapı, donatım yetersizliği cehaletin kol gezmesine sebep olmaktadır. Sürekli gerilim, iç ve dış savaşlar eğitimlerini felç etmiştir. Mikro anlayışlarla yapılan evrensel değerlerden uzak günümüz sorunlarına cevap veremeyen müfredatlar ve eğitim sistemleri halkı cahil bırakmıştır. Muhammed Hamidullah’a göre: “Alınan eğitimlerin işe yaraması, istihdam sağlaması gerekir ki insanlar ilgi duyabilsinler. Eğitim iktisadi temelden yoksunsa hayatta önemli bir yer işgal edemez. Eğitim finansman ister ve istihdamı şarttır.” Yanlış yorum ve muhafazakârlaşmanın yerine imar ve inşa edici metotla insanlık ailesinde yer almalıyız. Afrika’nın birçok ülkesinde eğitim binaları ve malzeme yetersizliğinden ve fakirlikten çocuklar okuyamamaktadır. Batılı güçler(özellikle Fransa) bunu fırsat bilerek iç çatışmalar çıkartarak oraları sömürgeleştirmiştir. Çare olarak, eğitime büyük önem vererek, eğitim sistemleri düzeltilip, Müslümanların ahlaki ve manevi değerleri bakımından yüceltilmesi gerekir. Bacon’un dediği gibi “Bilgi güçtür.” Eğer güçlü ve gücü elinde bulundurmak istiyorsak cehaletten kurtulmalıyız.

10. İslam’a Karşı İslam Projesi: Batılılar, Müslümanları taşeron olarak kullanmaktadırlar. İslam’ı dönüştürme projesi adı altında İngiliz aklıyla başlatılan sorun giderek yaygınlaşmıştır. Ilımlı, Radikal, Köktendinci, Vehhabilik, Kadıyanilik, Sünnilik, Şiilik vs. adı altında bölük pörçük edilmiştir. Akan kan bazen Sünni ve bazen Şii olmuştur. Batılı güçler, İslami hareketleri ve uyanışları terörist ve düşman olarak ilan etmektedirler. Fakat sessiz, yapılan zulme ses çıkarmayan, suya sabuna karışmayanlar ılımlı İslam projesi adı altında desteklenmiştir. Böylece İslami uyanışlara karşı kullanılmışlardır. Bu tür yapılanmalar kendilerine bağlı kuklalar ve sürüleştirilmiş gruplardan oluşur. Kimisi Amerika’nın kimisi İngiliz’in kucağında oturur ve onlara hizmet eder. Çoğu zaman bu tür yapılanmaların içinde ajan kaynar ve istihbarat görevini yaparlar. Zaman zaman diğer gruplara karşı çatıştırılarak iç ayaklanma ve huzursuzluğun kaynağı olurlar. İŞİD’i kimin kurduğu ve kime hizmet ettiği apaçık ortadadır. Aklımızı kullanarak başkalarının kuklası ve uydusu olmaktan çıkmalıyız. ABD ile yakınlaşan her türlü cemaat ve siyasi gruplardan uzak durmak gerekir. Batı’nın en büyük silahlarından biri de kitle iletişim araçlarıdır. Sosyal medya üzerinden, Tv programları, dizileri, sinema sektörü büyük birer silah olarak kullanılmaktadır. İslam dünyasındaki, çürümüşlüğün, parçalanmışlığın, kokuşmuşluğun, kültürel yabancılaşmanın ve öz değerlerinden uzaklaşmada büyük bir etkisi olmuştur. Bu nedenle İslam kaynağından öğrenilerek düşmanlara karşı her zaman uyanık olmak gerekir.

11. Geri Kalmışlık Sorunu: İslam dini sürekli kalkınmayı, ilerlemeyi, çalışmayı, üretmeyi, başkalarına muhtaç olmamayı emreder. İslam dini dinamiktir, statik ve durağanlaşmayı kabul etmez. İslam’ın ilk dönemlerinde dünyanın dört bir yanına kadar yayılmışlardır. Çeşitli bilimsel buluşlar yapmışlardır. Büyük bir medeniyet kurmuşlardır. Fakat zamanla çağın bilimsel ve teknolojik gelişmelerine ayak uyduramadıklarından gelişen başka medeniyetlerin, modernitenin gerisinde kalmışlardır. Kalkınmanın temeli eğitimdir. Fakat Müslümanlar, eğitime gereken önemi yeterince vermemişlerdir. Bazı İslam ülkelerinde petrolün varlığından dolayı çok rahat hareket ederek kıymetini bilememişler ve yatırımlara dönüştürememişlerdir. Batı, zamanla bu ülkeleri işgal etmiş ve sömürgeleştirmiştir. Garbın Müslüman bilge kralı Aliya der ki:“ Bunu hiç unutma evlat. Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır ve bugünkü refahı, devam edegelen sömürgeciliği; döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.” Batının sömürgeci olması onların zenginleşmelerine neden olmuştur. Burjuva sınıfı oluşmuştur. Yeni ticaret yolları, pazar alanları ve birlikler kurarak kontrolü ele geçirmişlerdir. Böylece oyunun kurallarını hâkim olanlar belirlemiştir. Tüm olumsuz koşullar İslam dünyasına irtifa kaybettirmiştir. Çıkış yolu olarak İslam coğrafyaları halkları, sömürge olmaktan çıkabilecek her türlü hamleyi yapmaları gerekir. Öncellikle insanlarını iyi eğiterek bir dinamizm yakalanmalıdır. Bilime, sanayileşmeye ve kalkınmaya büyük yatırımlar yapılmalıdır.

12. Ahlaki Yozlaşma: Müslüman halklar, kendi öz değerlerinden uzaklaşmışlardır. Hayatlarının tümünde İslam’a göre duruş gösterememişlerdir. Allah’ın adını kullanarak her alanda bozulmuşlardır. Rüşvet, hırsızlık, haram yollardan haksız kazanç elde etme yaygınlaşmıştır. Ülkelerin başındaki kralların, diktatörlerin saraylarındaki şatafatlı yaşamları ile halkın yaşamları arasında büyük uçurumlar oluşmuştur. Ehli keyif takılmalar, her türlü imkânın içinde olmalar halkın isyanlarına neden olmuştur.

13. Düşmanın Silahıyla Silahlanmama Sorunu: Zamanın geçerli gücüne sahip olmamızla zafer kazanırız. İlimde, teknolojide güçlü olmak gerekir. İman ve cesaret gücü olanlar çağa damga vururlar. “Hükümetler, çağlarına hakim olan düşüncelere dayandığı ölçüde ayakta kalabilirler.” Ayette :“Gücünüzün yettiği kadar, hem sizin hem Allahın düşmanlarını korkutacağınız güç ve savaş atları hazırlayın.” (Enfal:60) Konjonktürel siyaseti ve hasmının dilini bilmekle fikri güç, askeri güç, iktisadi güç ve insani gücü iyi kullanabiliriz. İslam ülkeleri siyasi, ekonomik,  coğrafi ve bölgesel birlikler kurmalıdır. Mesela Afrika İslam Ülkeleri Ekonomik İşbirliği gibi.

14. Sosyal Devlet Anlayışlarının Olmaması: Halk arasında yapılan ayrımcılık, vergi adaletsizlikleri, adam kayırmalar sosyal adaleti baltalamıştır. Zekâtın yeterince verilmemesi ve toplanmaması sınıflaşmalar meydana getirmiştir. Fakiri daha çok fakir, zengini daha çok zengin eden rejimler ve uygulamaları fakir ve yoksul kesimleri mağdur etmiştir. İnfak ve hayırda yarışın olmaması, dar gelirli kesimleri ve dezavantajlı grupları rahatsız etmiştir. Bu nedenle zenginlerden vergi ya da zekât adı altında zorunlu şekilde maddi destek sağlanmalıdır.  Ülke içinde, bölgeler, şehirlerarası maddi ve manevi açıdan sınıflaşmalar doğuracak her türlü politikalar terk edilmelidir.

15. Kendi Zaaflarımız: Sürekli suçlu olanı dışarıda aramak Müslümanlarda kronik hastalık haline gelmiştir. Asrın gidişatını ve değişimlerini göremeyen Müslümanlar bedbahtlıklarına razı oldular. “Modern çağın esprisine ayak uyduramadılar.” geri kaldılar. Bir türlü toparlanamadılar. Aynı şeyleri zamanında Japonya ve Yahudiler de yaşadılar. Fakat Japonlar kendilerine atılan atom bombaların intikamını almak için gece gündüz çalıştılar. Düşmanla çatışmak yerine kendi öz kültürlerini koruyarak bilim ve teknoloji alanında çalışarak düşmanlarına fark attılar. Bugün teknolojik alanda süper güç haline gelmiştir. Yahudiler adeta dünyadan sürüldüler. Fakat gittikleri her yerde çok çalıştılar ve iyi eğitim aldılar. Özellikle Amerika’da, Yahudiler her alanda belirleyici güç olmuşlardır. Ticari hayatta ekonomilerini güçlendirerek Yahudi lobisiyle Amerika’ya ve birçok ülkeye yön vermektedirler. Bu kötü gidişatı durdurmak için ağlamak ve başkalarını suçlamak yerine güçlü olmamız gerekir. Zayıf kalırsak mağlubiyetimiz devam eder. İslam’da çaresizlik yoktur. Krizin öznesi biziz. Canavarlaşan ve vahşileşen Batılı emperyalistlersürekli üzerimize gelmektedir. Biz de meydan okumayla onlara karşı direniş gösterip, barikatlar kurabiliriz. Onun için yeniden diriliş, uyanış ve ayağa kalkmak şarttır.

SONUÇ

Bizi bu duruma düşüren amellerimiz ve Allah’a karşı sorumluluklarımızı yerine getirmeyişimiz olmuştur. İnancımızın gereklerini hakkıyla yerine getirmiş olsaydık bu durumları yaşamayacaktık. İslam dünyasında ve coğrafyasında yaşanılan savaşlar, krizler, ambargolar, açlık, geri kalmışlık, parçalanmışlık, insan hak ve hürriyetlerin ihlal edilmesi, başındaki krallar, diktatörler, firavunlar ve Karunlar birer kader değildir. Buna karşı kendi iradelerini ortaya koyacak, savaşacak iman ve cesaret gereklidir. Aksine yenilgiyi kabullenmiş ve kader dedikleri şeye razı olmuş oluruz.

Müslümanlar, çağın koşullarına göre mücadele yöntemini seçmelidir. Zamanın geçerli gücüne sahip olmazsak Müslümanların canlarına, mallarına, ırzlarına atılan necis elleri kıramayız. İslam dini dinamizmdir. Ataleti ve tembelliği reddeder. Ümmetin toplu kıyamına ihtiyaç vardır. Bunun için zihinsel devrimi gerçekleştiren Kur’an ve peygamberin sünnetine dönmeliyiz. Fikri değişim gereklidir. Fikir inkılâbı, her türlü mücadelenin teorisi ve lokomotif gücüdür. Yaşanılan sorunların çözüm noktası ve referans kaynağı vahiy ve peygamberin uygulamaları olmalıdır. Çünkü İslam medeniyeti vahiy medeniyetidir.

Batılılaşarak değil, çağdaşlaşarak tek ümmet olarak mücadele etmeliyiz.  Ayette “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız mutlaka siz üstün geleceksiniz.” Yine ayette: “Ey iman edenler, eğer siz Allahın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.”şeklinde buyurmuştur.

Evet, Batı vahşileşmiş olabilir. Fakat vahşileri durduracak ve onlara karşı duracak güç hazırlamak gerekir. Yeter ki onlara karşı teslim olmayalım. Batılılaşma sürecini ve gidişatını iyi bilmek gerekir. Süslü ve şa’şaalı olması bizi aldatmasın. Şunu bilmeliyiz ki kendi medeniyet değerlerini aşındıranlar başkalarının avı olmaya mahkûmdur. Kendi özümüze, medeniyet değerlerimize dönmek mecburiyetindeyiz. Özümüze dönersek ve Allahın dediği şekilde bir yaşam sürersek işgalci güçler kendiliğinden bu toprakları terk eder.

İslam kardeşliği yeniden yeşertilmelidir. Farklılıklar, çeşitlilikler elbette olacaktır ve olmalıdır. İlahi kanunun tecellisidir. Buna rıza göstermek zorundayız. Halk ile yönetimler arasındaki kopuş giderilmelidir. Halkın demokratik taleplerini kabul etmeyen ve halka yaşam hakkı tanımayan tüm diktatörler, krallıklar, emirlikler ve firavunlarla önce güzellikle mücadele edilmelidir. Olmuyorsa toplu kıyam ve direnişlerle devrilmelidir. Çünkü bu yöneticilerin çoğu Batılılara uşaklık yaparak onlara hizmet eden ve hesabına çalışan sözde yerli olanlardır. Halkını düşünmekten çok efendilerini memnun etmeye ve kendi saltanatlarını koruma derdindeler. Batıyı başımıza musallat eden faktörlerin başında bu şahsiyetsizler yatmaktadır. Batılı güçlerden ve işbirlikçilerden hesap sorulmalıdır. Yarın zelil olarak ölmektense bugün aziz olarak ölmek inancın gereğidir.

İslam dünyası ve İslam coğrafyasının vaziyeti perişan haldedir. Vatanları, toprakları, yurtları tarumar edilmiştir. Kimin, kim için savaştığı, kime hizmet ettiği, kimin eli kimin cebinde belli değildir. Ama belli olan şudur ki, kendilerinden başka herkese hizmet ediyorlar. Batı, İslam medeniyetinin tüm izlerini silmek istiyor. Bu nedenle birbirimizle uğraşmayalım. Her türlü ulusçuluk hareketlerinden kaçınarak ümmeti parçalamaktan ve gücü dağıtmaktan kaçınalım. Çünkü faturası ağır olmuş ve sonuçlarını bugün hep birlikte yaşıyoruz.

                                                                                                               

                                                                                                                

Bu yazı toplam 263 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Güneş dünası panel tarımsal sulama