KUR’AN ŞÂİRİ MEHMED ÂKİF’İN ÇOCUKLUK YILLARINA DAİR BİR İNCELEME / Köşe Yazısı - Fahrettin GÜN

10.05.2021 23:48:52
Fahrettin GÜN

Fahrettin GÜN

 

 

KUR’AN ŞÂİRİ MEHMED ÂKİF’İN ÇOCUKLUK YILLARINA DAİR BİR İNCELEME 

 

 

Çocukluğu ve yetiştiği çevre 

 

1873 yılının Aralık ayında İstanbul’un Fatih semtinde doğan Mehmed Âkif, mutlu bir çocukluk dönemi geçirir. Nitekim II. Meşrutiyet’in ilânından sonra yayınlanmaya başlanan Sırât-ı Müstakîm mecmuasında ilk neşrettiği “Fâtih Câmii” başlıklı şiirinde bunu belirgin bir biçimde ortaya koyar. 

     Fâtih Câmii şiiri; hem şâirin yetiştiği atmosferi hem de câmi ve çocuk ilişkisini göstermesi açısından da çok önemli bir örnektir. Bahsi geçen şiirinde Şair Mehmed Âkif, hiç unutamadığı çocukluk günlerinden hâtıralarından birini şöyle nakleder: 

     Göğün elinin gecenin örtüsünü henüz açmadığı, sabah rüzgârının da sakin uykusundan uyanmadığı bir demde İstanbul içinde ayrı bir şehir olan Fâtih semalarında müezzinin içli ve ürpertili sesi yankılanır.  

     Müezzinin yeryüzünde yankılanan bu hazin ve coşkulu sesiyle uyanan Âkif, ruhuna akseden müezzinin terennüm ettiği evrensel çağrıyı yatağında bir süre dinler. İçine dalga dalga yayılan çağrı, seher vaktinin sessizliğinde onu büyüler. Büyük bir coşkuyla yatağından kalkan Âkif, abdestle donanıp câmiye doğru yola koyulur. 

     Daha henüz ufuk açılmamış, aydınlık yüzünü perdelemektedir. Şâir, yine de karanlığı sarınmış yatmakta olan sokaklardan coşku içinde ilerler ve çok geçmeden bütün cezbediciliği ve ahengiyle Fâtih Câmii görünür. Coşkuyla yoluna devam eden Âkif, bu görkemli mabedin uyanık olduğunu ve kendisini beklediğine tanık olur Câminin aydınlık kucağına sokulur ve bir yere oturur.        

 

 

 

 

 

                              Fâtih Câmii’nin 1900 başlarındaki görünümü… 

 

 

 

      Kubbenin boşluğundaki yıldız gibi kandilleri, parıl parıl sıralanmış ışıklar kâfilesini görünce çocukluk günlerini hatırlar. Zihnindeki hâtıraların şeridinden geçmiş zaman bir taze bahar buğusu, bir gül mevsimi gibi geçmeye başlar. İşte bu dem de Âkif de mâzînin bu mesut hâtıralarını şöyle anlatır: 

      Babası ipekli Tâhir Efendi, sekiz yaşındaki Âkif’e ve ondan iki yaş küçük kız kardeşine akşamleyin erkenden câmiye gitmeyi teklif eder. Yalnız bir şartı vardır: Âkif ve kardeşi câmide uslu uslu oturacak, ses çıkarmayacak ve yaramazlık da yapmayacaklardır. Şayet yaramazlık yapmaya niyetliyseler boşuna câmiye gitmelerine gerek yoktur. Evde oturmaları daha evladır. Âkif ve küçük kız kardeşi babalarının bu uyarısı karşısında ona câmide uslu duracaklarına dair söz verirler: 

 

     “Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece, 

     Sizinle Câmie gitsek çocuklar erkence, 

     Giderseniz gelin amma namazda uslu durun; 

     Merâmınız yaramazlıksa işte ev oturun!” 

 

     Tâhir Efendi iki çocuğunu yanına alarak Fâtih Câmii’ne gider. Lakin tam bir takva adamı olan Tâhir Efendi, büyük bir aşk, tevazu ve samimiyetle namaza durunca dünyayı unutup, öte âlemlere dalar gider. Ne çocuklarını hatırlar, ne de bir başka şeyi:  

 

     “Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi, 

     Namaza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi, 

     Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde, 

     Ne âşıkâne koşardım hasırlar üstünde!”1 

 

     Babasının namaza durmasıyla başıboş kalan çocuk Âkif’e gün doğmuştur artık. Fırsat bu fırsattır diyerek hasırlar üzerinde büyük bir sevinç ve arzuyla koşmaya, zıplamaya başlar. Hatta başındaki fes bile câmideki bu koşma esnasında yere düşer, sarığı bozulur. O ise, bunlara hiç aldırmadan hasırlar üzerindeki koşmasını sürdürür. 

     Namazın bitimine yakın ise hemencecik kendine çeki düzen veren küçük Âkif, yapılan duaya “âmin” demekten de geri kalmaz.  

     Namazın bitiminde yaşı elli beşlerde olsa da saçı sakalı epeyce aklaşmış olan babası “Temiz” Tâhir Efendi, çocuklarını alarak her şeyden habersiz bir şekilde câmiden çıkar ve eve doğru yola koyulur. Câmide durmadan koşup, bir o yana bir bu yana atlayıp, zıplayan sanki o değilmişçesine Âkif, eline feneri alarak arkasında yürümekte olan babasına ve kız kardeşine ışık tutar. Eve varır varmazda câmide koşuşturmaktan iyice yorulan Âkif, bitap düşmüş bir vaziyette kendini yatağa atıp derin bir uykuya dalar. 

     Derken, mâzînin kurutulmuş gül yapraklarını anımsatan tatlı hâtıralar geçidi de sona erer ve Şâir, hakikatin koyulaşmış çehresiyle karşılaşır. Büyük bir coşku ve üepertitle secdeye kapanır… 

 

Babası Müderris “Temiz Tahir Efendi… 

 

     Konu Mehmed Âkif’in babası Müderris Tahir Efendi’den açılmışken onun çocuklarına ilgisinden biraz olsun bahsetmek fayda vardır.  

Kırk beş yaşında evlenen ve iki çocuk sahibi olan Müderris Tâhir Efendi, eşine ve çocuklarına karşı oldukça şefkat ve merhametli davranır. Çocuklarınıçok sever, onları sabahları uyandırıp kahvaltılarını yaptırır, kıyafetlerini giydirip onları okula götürdüğü rivayet olunur ki, bunlar bütünüyle doğrudur. Şöyle ki: 

 

     “Hoca Tâhir Efendi erkenden kalkar, çocukları kendi eliyle yıkar, kızın saçlarını kendi eliyle tarar, saleplerini pişirip içirir ve onları mekteplerine gönderir. 

    Dersiam İpekli Tâhir Efendi bir kadın gibi evinin temizliğiyle de meşgul olur. Kendi de titiz denecek kadar temiz. Hatta Fâtih’te dersiam iki Tâhir Efendi var: Fakat Âkif’in babası “Temiz Tâhir Efendi” diye ayrılırdı… 

     Bu naif adam çocuklarını terbiye meselesinde dayağı yaptırım gücü olarak almaz; çocuklarını bir defa bile döğmez…”2 

 

 

Mektep hayatı ve ilk okuduğu kitaplar 

 

Çocuk Âkif, Şubat 1878’de 4 yıl 4 ay 4 gün tamamlanınca “Emir Buhârî” mahalle / sıbyan mektebi’ne başlar, burada iki yıl okuduktan sonra Fâtih Muvakkithânesi’nin yanındaki Fâtih Merkez ilk mektebine üç yıl devam eder.  

1882-1885 yılları arasında iseilk mektepten sonra Fâtih Merkez Orta mektebinde öğrenimini sürdürür. Okulun yanı sıra bir yandan Safahat’ta, “Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam kendisinden öğrendim” diyerek tanıttığı babası Tahir Efendi’den Arapça öğrenimini ve hıfzını sürdürürken bir yandan da Fâtih Câmii’nde Esad Dede’den Farsça dersleri alır, Hoca Halis Efendi’den de Arapçasını ilerletir. Şirazlı Hâfız’ın “Divanı”nıSâdî’nin “Gülistan”ını, Mevlânâ’nın “Mesnevî”siniFuzulî’nin “Leylâ ve Mecnun”unu okur. Rüşdiye’deki talebeliği sürecinde Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca derslerinde her sınıfta daima birinci olur.   

     Yine bu doğrultuda babası Tâhir Efendi’nin yaz mevsiminde Mühürdar Emin Paşa’nın Yakacık’taki köşkünde oğulları İbnülemin Mahmud Kemal ve Ahmed Tevfik’e verdiği özel derslere katılır. Ailece köşkün bir dairesinde kaldıklarından Âkif de derslerin yanı sıra bu iki kardeşle arkadaşlık yapar ve kardeşlerin büyüğü Mahmud Kemal ile birlikte manzumeler yazmaya çalışır.3 

 

 

               Mehmed Âkif’in Baytar Mektebi’nde talebe iken çekilen fotoğrafı 

     Bir noktada zorlu yılların fotoğrafı… Çok sevdiği babası aynı zamanda hocası olan Fâtih Müderrislerinden Temiz Tâhir Efendi, o on beş yaşındayken vefat eder. Mehmed Âkif bunun acısı içinde kıvranırken bu defada evleri yanar ve gençliği mahrumiyet içinde geçer. Kısacası onun gençlik yılları zorlu ve sıkıntılı yıllardır. Bu yüzden okumak istediği Mülkiye Mektebini bırakıp bir an önce ailesinin geçimini sağlamak için Baytar Mektebi’ne kaydolur… 

 

 

 

Kur’ân’a Hitâb” başlıklı şiirinin yayınlanması ve “Kur’an’lı ev”… 

 

14 Mart 1895 tarihindeMektep mecmuasında ilk şiirlerinden biri olan Kur’ân’a Hitâb başlıklı şiiri yayınlanır. Ayrıca Maarif mecmuasında ve Filibe’de neşredilen Gayret gazetesinde bazı şiirleri çıkar. 

    “Kur’an Şâiri” olarak da tavsif edilen Mehmed Âkif’in ilk şiirlerinden birinin “Kur’ân’a Hitâb” başlığını taşıması önemlidir. Çünkü onun yetiştiği ev, aile ortamı Kur’an’la sarmalanmış, Kur’an ürpertisiyle donanmış bir evdir. Diğer bir ifadeyle “Kur’ân’lı bir ev”… 

    “Âkif, annesinin okuduğu Kur’ân âyetlerini duyarak büyür. Babası Tâhir Efendi’nin Kur’ân üzerindeki açıklamalarını dinleye dinleye olgunlaşır. Çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını içinde yaşadığı bu ‘Kur’ân’lı ev’, Mehmed Âkif’e ömrünün sonuna kadar hiçbir zaman soluklaşmayacak ve silinmeyecek izler bırakır. Kur’an’ın mânevî ikliminde doğup büyüyen Âkif’in çocuk kalbinde Kur’an’a karşı uyanan bu ilgi, onu ezberlemeye, daha sonra Türkçeye çevirmeye kadar ilerleyecektir. En önemlisi de, bu kutlu kitap, onun şahsiyetine, düşüncesine, yaşantısına ve sanatına bitmez tükenmez bir kaynak olacaktır.4 

     Mehmed Âkif, ülkeden gönüllü sürgün olarak ayrılıp 1925 Ekim’inin sonundan başlayarak 17 Haziran 1936’ya kadar on yılı aşkın bir süre Mısır’da ikâmet etmiştir. Bu ikamet sırasında 1926’da başlayarak 1929 yılının sonuna kadar yoğun bir biçimde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kendisine deruhte ettiği “Kur’ân Meâli” üzerine çalışmış, 1932 yılına kadarda zaman zaman yine meal üzerinde çalışmayı sürdürmüştür. Dolayısıyla ömrünün son on yılında yoğun bir biçimde zamanının Kur’an’a hasrederek bereketli bir ömür geçirmiştir. 

    Aslında Âkif’in Kur’an’la olan bu yoğun haşir neşirliği, hayatının her kademesinde sürmüş, o manzumelerinde bile Kur’an‘ın bazı ayetlerinin meâlini vermiştir. Zaten ona “Kur’an Şâiri” denmesinin sebeplerinden biri de budur.  

     O aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’i anlama noktasında çok ciddi çaba harcamış olan bir şair ve mütefekkirdir. Nitekim Millî Mücadele yıllarında Kastamonu Nasrullah Câmiinde Millî Mücadele’nin en büyük belgesi, vesikası olan konuşmasını yapacağı Cuma gününün sabahında yanında taşıdığı kitabın ne olduğunu soran Hafız Ömer Efendi’ye verdiği cevap bu açıdan oldukça önemlidir: 

 

     “Tefsir-i Celâleyn’dir. Bunu dâima yanımda taşır ve okurum. Şimdiye kadar on sekiz defa hatmettim. Şimdi on dokuzuncu hatme devam ediyorum.”5 

 

     Nurettin Topçu’nun şu ifadeleri ise “Âkif ve Kur’an” arasındaki ünsiyeti pek güzel bir biçimde izah etmektedir: 

     Mehmed Âkif’in aşk ve ilham perisi, ona Kur’ân’dan gelmiştir… Şâirin ruhundaki feryadlara Kur’ân karışmıştır… Âkif’in şiirine bu ilâhî temaşanın penceresi Kur’ân’la açılmıştır. İlham fırtınası ona ne kadar şiddetle gelirse gelsin, Kur’ân onun kalbini zehirli oklarla delinmekten korumuş, onu imanlı insanlığın kalbi hâline getirmiştir. Bu sanat, billur ışıklarıyla dolu bir dünyadan sonsuzluğa yükselen lahuti bir ses gibidir.6 

Hasılı, Kur’an’an’dan feyz almış bir anne ve babanın eğitiminden geçmiş, döneminin en iyi mekteplerinde okumuş ve ümmet bilinci içerisinde inancına hizmeti gaye edinmiş büyük bir münevverve şairdir Mehmed Âkif 

 

 

Bu yazı toplam 279 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş | Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Güneş dünası panel tarımsal sulama