İkbal ‘in Hayatı ve Düşüncesinde Maneviyat / Köşe Yazısı - Ziya TEPE

5.10.2018 21:02:50
Ziya TEPE

Ziya TEPE

 İkbal ‘in Hayatı ve Düşüncesinde Maneviyat

 

20. Asrın önde gelen manevi önderlerimizden biri olan Allame Muhammed İkbal, bütün İslam âleminde en çok tanınan sevilen ve itibar gören bir şahsiyettir. Bu şahsiyeti böyle değerli kılan onun yetişmesi, düşüncesi ve yaşadığı hayattır.

 

Avrupalı düşünürler İkbal’ın kendileri hakkındaki düşünceleri ve eleştirilerine önem verdiler. Biz Müslümanlar da İkbal’in yaşadığı manevi hayatı ve düşüncelerini çok kıymetli görüyoruz. Buna binaen manevi hayatı ve düşüncelerini yüzeysel de olsa kendimize ayna olarak tutmak istiyoruz.

 

İkbal, İngiltere ve Almanya da felsefe doktorası yapmış, Avrupalıların yaşadığı hayata tanıklık etmiş ve onların düşüncelerine hâkim olmuştur. İkbal; “Ben Avrupa kültürünün ve düşüncelerinin uşağı değilim. Ne bu medeniyetin etkisinde kalmışım ne de moda sapıtmışların temsilcisiyim. Aklın kör düğümlerini çözmüş, hiçbir felsefi ve hikmet problemim de kalmamıştır.” Der.

 

İkbal, Londra’da kaldığı süre içinde şehrin loş ve ağır havasına rağmen hiçbir gece teheccüd (gece) namazını kaçırmamıştır. Avrupa’nın geleceği hakkında ise, “Avrupa içinde çıkan fitneler Avrupa’nın altını üstüne getirecektir” diyerek Avrupa’nın yıkılacağına işaret eder. Avrupalıların şaşaalı hayatından etkilenen bütün dünya, onları efendisi sanıyordu. Hâlbuki Avrupalıların gücünde sömürü patronları ve mazlumların kanı vardır. Avrupa kiliseleri kebapla, şarapla ve genç kızlarla insanları avlamaya çalışırken, Müslümanların camilerinde ise, vaaz ve nasihatten başka bir şey yoktu.

 

Görüntülerle yetinen insanlar, Avrupa’yı cennet sanıyorken, Avrupalıların ise insanlık ve maneviyat adına insanlığa verebilecekleri bir şeyleri olmadığı gibi, insanların ruh hallerinde de büyük tahribatlar ve buhranlar meydana getirdiler.

 

İkbal’in manevi hayatına baktığımız zaman İslam âlimlerinin eserlerinden çokça istifade ettiği görülür. Bu anlamda Alleme İkbal, ruhen, manen ve ahlaken Mevlana Celaleddin Rumi, Feridüddin Atar, Hâkim Senai, Molla Cami, ve İmamı Rabbani gibi İslam âlimlerinin eserlerinden beslenmiş ve bu sahada maneviyatla dolu örnek bir hayat yaşamıştır.

 

Hayatını Müslümanların yeniden dirilmesine adayan İkbal, ‘ben aşk dolu dizeleri meydana getirerek bütün hayatımı Müslümanların yeniden dirilmelerine ve hâkimiyetine adadım’ sözleri ile İslam dininin insanlık için yüksek değerini iliklerine kadar idrak ettiğini göstererek bu dava ile dertlenmiş ve mücadelesini vermiştir.

 

İkbal, kendisinde olan derin ilahi aşkı verdiği ızdırap ve işkencenin bitmesini arzulamaz. Kendisini ilahi aşk ile yanan, iyiyi seven, iyiyi gören, kimseyi incitmeyen, cebi boş ama daima rahat ve huzurlu olarak görür. Bu ilahi aşkın meydana getirdiği kendinden geçiş halini, evrenin genişliği ile anlam taşımayacağını belirterek kendisinde de olan ilahi aşkı meleklerin gücü üstünde görerek yere göğe sığdırmaz. Ayrıca, ilahi aşkın ve cezbenin aşamalarının çok zor olduğunu da vurgular.

 

Alleme İkbal diyorki, “Ben Yüce Allah’ın varlığının aşığıyım. Ben ne diye dünya endişesi taşıyayım ki; çünkü dünya Allah’u Zülcelal’indir.” Allah’ın zatınaaşık olan kimse dünya ile meşguliyeti kendisine zül addeder.

 

İkbal, ilahi aşkın kendisini dünyadan kopardığın ne Delhi, ne İsfahan, ne de Semerkant’ı vatan kabul ettiğini söyler. Müslüman bir kulun imanı sağlam ise hardal tanesi gibi basit bir şeyi ateşe attığında çatır-patır ses çıkarmaz. İkbal, ilahi aşk duygusunu, üstün gayreti ve çabası çok fazla olan insanlara ait olduğunu ifade ederken, Müslümanların ekseriyetinin aşk ve muhabbet nağmelerinin, insanların kalbindeki ve ciğerlerindeki kanı nasıl kaynattığını da anlamadıklarını vurgular.

 

Muhammed İkbal, İslam ümmetinden daime ümit var olmuştur. İslam’ın yapısındaki diriltici ruhun, bir gün muhakkak geleceğini, Müslümanları tekrar harekete geçireceğini ve onların yeniden dirilmelerine vesile olacağını ifade ederek, insanın yaratılışındaki ulvi alemin cevherini yine ancak İslam ile tekrar hayat bulacağına dikkat çekmiştir.

 

Müslümanlar, kalplerindeki iman zayıflığı ile yüce ideallerini ve üstün cesaretlerini kaybettiler. Müslümanlara önceki azametini tekrar kazandıracak olan şeyin güçlü iman ile beraber maneviyat ile ilahi aşktır. İlahi aşk, değeri biçilmez bir servet ve hazine mesabesindedir.

 

Allah (c.c.)’ün İslam davasının yiğitlerine, benlik ve dünya sultanlığının sırrınıverdiğini belirten İkbal, Müslümanların kendi kaderlerinideğiştirecek güç ve yeteneğe sahipolduğunu vurgular. Büyük ideali ve üstün cesareti olan insanlar, şartlar ve sebepler ile ilgilenmezler. Zaten bu durum onlara da yakışmaz. Ancak bir kısım anlayışları kıt ve ahmak insanlar, kendilerini kaderlerinin esiri yapmışlardır.

 

İlahi aşka sahip olan ve dünya meteliği olmayanların sultanları devirdiklerini belirten Alleme İkbal, dervişlik özellikleri ile İran ve Bizans krallarının zulüm ve batıla dayanan saltanatlarını yerle bir eden, o tertemiz Allah’ın kullarını, ne İran’da ne de Turan’da görür. İlahi aşk, Kayser ve Kisra’ların (büyük şeytani güçlerin) eşiğine yüz sürmemektir. Zira bu ilahi aşk ile kendini tanıyan ve benliğini koruyanlar, ancak insanlık tarihinde kahramanlık destanlarını yazabilirler.

 

Alleme İkbal, İslam tarihinin en büyük maneviyat önderlerine hem kalben hem de fikren bağlılığı çok güçlüdür. Bunlardan üstad edindiği Feridüddin Attar  ile Hakim Senai’yi bir şiirinde şöyle dile getirir.

 

Attar bir ruhtur, Senai ise onun iki gözüydü.

Biz Attar ve Senai’nin peşinden gittik.

 

İkbal, büyük hikmet bilgini Hâkim Senai’nin Afganistan’daki mezarını ziyaret ettiği sırada çok duygulanarak gözyaşları içerisinde manevi cezbe kapılmış ve uzun süre hıçkırıklar içerisinde kalmıştır. Hâkim Senai’yi derinden sever ve ona büyük bir hayranlık duyardı.

 

Alleme İkbal, İslam tarihinde benzeri az bulunan ilim, fikir, cesaret ve azim sahibi olan İmamı Rabbani ’den de çok etkilenmiştir. İmamı Rabbani, Hindistan’da İslam’ın yeniden dirilmesine vesile olarak, Şeyh Veliyullah Dehlevi ile insanlara, ilahi aşk ve cezbeyi vermiştir. Mevlana’ya bağlı ve bir o kadar da hayran olan Alleme İkbal’i, İslam’ın manevi ikliminden gelen, modern zamanların öncüsü sayabiliriz.

 

İkbal’in yazdığı eserlerde İslam’ın manevi öncülerinin kullandığı geleneksel edebi sanat olan gazel, rubai ve mesnevi gibi şiir sanatlarını kullanması ve bunlara sahip çıkması bizler açısından örnek bir davranış ve takdire şayan bir duruştur.

 

Birçok İslam mutasavvıfının yazdığı eserde, rumuz, işaret, teşbih, istiare gibi dil ve şiir sanatının birçok çeşidini çokça kullanmışlardır. Bu şiirleri zahiri anlamları ile okuyup değerlendirenler bu kimselere birçok itham ve saldırıda bulunmuşlardır.

 

Şiirin gücüne dikkat çeken İkbal, ‘ben İslam dinine hizmet yolunda söz ve şiirlerimle büyük çabalar harcadım. Ama zamanın âlimleri bu tarzı çok beğenmiyorlardı.’ İlahi aşk ve hakikat üzerine yazılmış-ki kendisinin de yazdığı şiirler buna dahildir- şiirin gücünü, güçlü Sultan Perviz’in saltanatına bedel görür.

 

Alleme İkbal, yaşadığı zamanın Müslümanların eğitim kurumlarında ve batılı okulların eğitiminde manevi yönden insan yetiştiremediğinden şikayet ederek ne Doğu’nun medreselerinde ne de Batı’nın okullarında ilahi aşka hiç yer verilmemesine dem vurur.

 

Hindistan’da son 3 yüz yıldan (İmamı Rabbani’den) bu yana Mana okullarının kapalı olduğunu belirten İkbal, İslam tarihinde büyük âlimleri yetiştirmede mümbit olan İran topraklarının bir Mevlana daha yetiştirmediğinden muzdariptir. Şuna değinmeden geçmeyelim ki son iki asırdır madden ve manen bizleri kasıp kavuran Batı sömürüsüne rağmen İslami mektepler dünya çapında manevi ve ilahi aşk ehli kahramanlar yetişmiştir.

 

Müslüman ülkelerdeki okullarda 20. Asrın putları yerleştirildi. Bu okullarda öğretilen put ve putçuluğun ne bir değeri ne de bir yararı olmuştur. İnsanların kafalarına yerleştirilen bencillik ve her çeşit maddeyi putlaştırma eğitim sistemi insanı bütün manevi değerlerden uzaklaştırdığını ifade eden İkbal, bu eğitim sisteminin ne kâfirce ne de Müslümanca bir plan olduğunu sözleri ekler.

 

İkbal manevi eğitimin gücünü bir dizesinde şöyle güzelce dile getirir:

‘Hz. İsmail (a.s) evlatlık edebini (babaya boyun eğmeyi) kim öğretti?

Bu kalbe işleyen bir bakışın ilahi cezbesi mi?  Yoksa bir okulun eğitimi midir?

 

İkbal’in maneviyat ve ilahi aşka çok önem vermesi, tevhide önem vermediği anlamına gelmez. Çünkü Tevhid ile ilahi aşk bir birini besler. Güçlü imandan aşk doğar. İlahi aşktan da güçlü ve dinamik tevhid inancı yaşanır.

 

Ülkemizde 20. Asrın son çeyreğinden itibaren oluşan bir kısım yapılar, İslam tarihindeki büyük maneviyat önderlerinden ve dolayısıyla da maneviyat alanından da mesafeli durdular.

Bu yapılar, Muhyeddin’i Arabi ve Mevlana gibi şahsiyetleri, ya sadece eleştirdiler ya da küfür ile itham etmekle yetindiler. Yani, ‘ya hep ya hiç’ anlayışını takınarak kendilerini maneviyattan mahrum bıraktılar. Halbuki başta Muhammed İkbal olmak üzere bir çok âlim ve aydın, bu hikmet alimlerini manevi boyutu ile kendilerine üstad edinmişlerdir.

 

Müslümanların özellikle ilahi aşk, maneviyat ve İslam davası ile beraber,Batıyı tanıma ve sıhhatli bir eğitim anlayışı gibi birçok önemli konuda Mütefekkir Muhammed İkbal’dençokça istifade edebileceğimizi aklımızdan çıkarmamamız gerekir.

 

Not: Yazının şiir ve alıntı kısımları Ravza Yayınlarından çıkan Cebrail’in Kanadından İlhamlar ve Muhammed İkbal adlı kitaptan alınmıştır.

Bu yazı toplam 422 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.