Bu yazı Eğitimle Diriliş dergisinin 23. sayısından alınmıştır.
İnsanın kendi kendini yönetebileceği düşüncesine dayalı olan demokrasi anlayışı ilk olarak yaklaşık 2500 yıl önce Antik Yunan’da “Doğrudan demokrasi” şeklinde Atina’da ortaya çıkmıştır. Yine Eski Roma’da kurulan devletin dört aşamasından biri “Cumhuriyet”tir. İngiltere’de 1215 yılında yapılan Magna Carta dünya tarihindeki ilk yazılı sözleşmedir. Bu sözleşme ile beraber insan hakları ve özgürlük alanında çeşitli haklar kazanıldı. Kilisenin etkisinin görüldüğü Ortaçağ Avrupa’sında Rönesans ile beraber bu etki kırıldı. Fransız ihtilalı ile beraber özgürlük, eşitlik ve milliyetçilik kavramları tüm dünyayı etkisi altına aldı. İslam toplumunda da yönetici seçiminin şura esasına dayanması da aynı şekilde halkın yönetimdeki ağırlığının ifadesidir. Bir farkla ki o da Batı demokrasisinde halk mutlak kanun koyucu olarak kabul edilirken İslam toplumunda Allah’ın kanunlarının sınırları içinde olacak şekilde bir “Şura” anlayışı vardır.
Batı’da Antik Yunan’la başlayıp süregelen tüm bu demokratik gelişmelerle beraber Batı’nın “Öteki” olarak tanımladığı diğer toplumları bilgi çağı olarak ifade edilen 20. yüzyılda bile sömürgeleştirdiği, tüm zenginliklerini çaldığı, soykırıma varan katliamlar yaptığı, onları köleleştirdiğini görüyoruz. Özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi taleplerin sonucunda şekillenmiş olan Batı demokrasisi söz konusu öteki toplumlar olunca rafa kaldırıldı. Batı çıkarlarını ayakta tutmaya dayalı olan yeni demokrasi anlayışının Amerika, Afrika, Uzakdoğu ülkeleri ve Osmanlı’nın zayıflaması ile beraber Ortadoğu’da insanların hayatlarını cehenneme çevirdikleri görüldü. Özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi kavramlar sadece Beyaz adamın çıkarlarına hizmet etmek için birer araca dönüştü. Bu durum günümüzde de Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Yemen, Filistin, Afrika Ülkeleri, Latin Amerika, Ukrayna gibi dünyanın birçok ülkesinde devam etmektedir.
Birçok ülkede siyasi parti yoktur ideolojiden yoksun seçim kampanyası grupları vardır. Ülkede hangi parti başa gelirde gelsin fark etmez, tüm partilerin gözetmiş olduğu husus Batı’nın çıkarlarıdır, aksi takdirde darbe ile indirilmektedir. “Elit demokrasisi” diye ifade edilebilecek yeni demokrasi anlayışı dünya çapında askeri diktatörlüklerle varlığını sürdürür. İMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarla tüm ülkeleri faiz belasına bulaştırarak ekonomik olarak o ülkeleri sömürmektedir. İMF’ye borçlanan ülke kendi ayağı ile avcının kucağına düşer, bundan sonra da yer altı ve yer üstü tüm zenginlikleri emperyalizmin şirketlerinin kontrolüne geçer. İMF ve Dünya Bankası’nın ekonomi reçeteleri ile yönetilen ülkeler karın tokluğuna çalışır ve hiçbir zaman gelişmiş ülke sıfatını kazanamazlar ki biz Türkiye olarak bunu yıllarca yaşadık. Maalesef hedef ülkelerin halkları da Batı’nın kullandığı medya gücü ile halkların algılarıyla oynayarak onları bu sömürge politikalarını göremeyecek kadar da körleştirilir hatta bizde de görüldüğü üzere bu politikaların birçok savunucusu bile ülkede türemeye başlar.
Batı’nın halklar arasında var olan farklılıkları tespit etmesi ve bu unsurları çatışmaya dönüştürmesi sonucunda halklar birbirleriyle uğraşmaktan asıl düşmanını görmez bilakis celladına aşık ve ona hizmet eden bir çok etnik ve ideolojik taraftarlar da türetmeye başlar. Eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu'ndaki ifadesinde çok çarpıcı tespitlerde bulunmuştur. Emniyet Genel Müdürü oluncaya kadar sol örgütlerin arkasında hep Rusya'nın olduğunu düşündüğünü, ancak bu göreve getirildikten sonra arkalarında Rusya'nın değil, Batı’nın olduğunu gördüğünü aktardı. Ağar, sadece TKP'den bahsederken, 'Bunların bir bıçağı bile yoktu. Bunlar fikir anarşistleriydi." dedi. Gece gündüz sokakları savaş alanına çeviren sol örgütler “Kahrolsun Amerika, Kahrolsun Faşizm, Kahrolsun Kapitalizm” vb. maske sloganlarla yıllarca Batı emperyalizminin değnekçiliğini yaptılar. Gezi olaylarındaki “3. Köprü, Kanal İstanbul, İstanbul Havalimanı” projelerinin durdurulması talepleri Batı emperyalizminin talepleriydi ve bu durum da Batı’nın sol örgütleri nasıl kullandığının açık göstergesiydi.
Dünya siyasetine yön veren sermaye sahiplerinin bir ideolojisi yoktur, çıkarları vardır. ABD’nin neoliberal ekonomi politikalarının amacı demokrasiyi kurmak ya da yoksulluğu ve ekonomik yoksunluğu hafifletmek için değil kendi çıkarlarını desteklemek içindir. Batılı güçler demokratikleşmeyi geliştirme konusundan ziyade kendi çıkarlarını korumaya isteklidir. Washington Post yazarı C. Krauthammer “Unilateralism (Tek Taraflılık) Başarımızın Anahtarıdır” adlı makalesinde önümüzdeki elli yıl içinde nükleer saldırı tehlikesi ya da çevresel felaketlere karşı güvencede olan tek ulusun Amerika olacağını, demokrasinin Amerikan çıkarlarıyla çatışması durumunda hiçbir anlam ifade etmeyeceğini, bu çıkarlara karşı baş gösteren muhalefetin terörist olarak adlandırılması gerektiğini ve bu odakların takip edilmesi baskı altında tutulması ve ortadan kaldırılmasının bir hak olacağını yazabiliyordu. (3-9 Ocak 2002 tarihli Guardioan Weekly’den alıntı.) Adamlar demokrasi ile alakalarının olmadıklarını ve kendi çıkarlarını gözettiklerini açık açık ifade ettikleri halde biz hâlâ Batı’nın demokratik olup olmadığını tartışıyoruz.
3 Temmuz 2013 tarihinde Mısır’da demokratik yollarla seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi, Savunma Bakanı Abdufettah es-Sisi tarafından gerçekleştirilen kanlı bir darbeyle yönetimden uzaklaştırıldı. Kanlı bir şekilde Mısır halkının iradesinin gasp edilmesini dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry “Demokrasiyi korumak için darbe yapıldı” diyerek meşrulaştırmaya çalışıyordu. Dolaysıyla demokrasiyi korumak için demokrasiye darbe yapan Batı’nın anti demokratikliği yoruma, ispata gerek kalmayacak kadar açıktır. Bunu bilmemek veya görmemek için ya tarafgir olmak ya da düşünceden yoksun olmak gerekir.
Balfour Deklarasyonu (1917), Britanya Mandası Dönemi (1920- 1948) ve Birleşmiş Milletler’in 1947’deki Filistin’i bölme kararı İsrail’in kuruluşuna katkı yaptı. Filistin’de İngiliz sömürgeciliği ile beraber Yahudilerin düzenli olarak bölgeye yerleştirilmesi ile başlayan çatışma 1948’de İsrail devletinin kurulması ile sonuçlandı, günümüze kadar çatışmalar devam etmektedir. Her gün İsrail’in sınırlarını genişlettiği, Filistinlilerin ise toprakları ellerinden zorla alındığı halde Batı dünyası üç maymunu oynamaya devam etti. Katil İsrail’in katliamlarına sessiz kalan Batı, Filistin’deki çatışmada İsrail’i hep mağdur gösterdi, Filistinlileri ise intihar saldırısı düzenleyen teröristler olarak lanse etti. 2005 yılında İsrail’in Gazze’den çekilmesinden sonra seçimleri kazanan HAMAS, günümüzde Filistin mücadelesinin yegâne hamisi olarak dünya gündemine oturdu.
İşte tam da Batı’nın savunduğu demokratik yollarla seçilen HAMAS’ın Filistin’de söz sahibi olması ne İsrail’in ne de Batı’nın istediği bir durumdu. Seçimlerden sonra Filistin halkını HAMAS tercihi hususunda cezalandırır gibi yaklaşık 18 ay ambargo koyan İsrail arada da bazı saldırılarda bulunmaya başladı. İsrail tarafından yapılan tüm insanlık dışı saldırı ve eylemler, Batı medyasında Filistinlilerin saldırıp, İsrail’in misilleme yapması şeklinde yorumlandı ve bombalamaların HAMAS’ın terör faaliyetlerinin sonucu olarak İsrail’in kendisini savunması şeklinde saptırıldı.
HAMAS seçimlerinde de görüldüğü gibi Batı dünyası için aslında demokrasinin değil çıkarlarının öncelikli olduğu net ortadadır. Demokratik (!) Batı, kendilerine hizmet eden Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Afrika ve Latin Amerika’daki gibi birçok anti demokratik olan monarşik ve diktatör yapıyı desteklemeye devam etmesi demokrasi konusunda samimi olmadığını bilakis demokrasiyi kendi çıkarları için bir kalkan olarak kullandığını net ortaya koymaktadır.
İsrail’in geçmişten günümüze kadar süregelen Filistin politikası ise Filistin’i Filistinsizleştirerek İsrailleştirme üzerine kuruludur. İsrail rahat durmayacaktır aslında. Onun saptırılmış “Vaad Edilmiş Topraklar” ideali vardır. Tevratta: “22 Uymanız için size bildirdiğim bu buyrukları eksiksiz yerine getirir, Tanrınız RAB'bi sever, yollarında yürür, O'na bağlı kalırsanız, 23 RAB bu ulusların tümünü önünüzden kovacak. Sizden daha büyük, daha güçlü ulusların topraklarını mülk edineceksiniz. 24 Ayak basacağınız her yer sizin olacak. Sınırlarınız çölden Lübnan'a, Fırat Irmağı'ndan Akdeniz'e kadar uzanacak.” Yasanın Tekrarı (Tesniye)11/22-24. Burada “Tanrı’nın buyruklarına uymaları” halinde bu toprakları kendilerine vaad ettiği ifade ediliyor. İsrailliler bu son ayeti makaslayıp “Vaad Edilmiş Topraklar” masalı türetmişler, her zaman yaptıkları gibi Allah’ın bazı ayetlerini arkalarına atmışlar işlerine geleni de dillendirmişler. Bu ideale ulaşmak için her türlü yolu ve yöntemi sahaya sürecektir. Onun niyeti Filistin’i yemektir, yok etmektir. Burada kurt ile kuzunun hikâyesi güçlünün kendini haklı çıkarmak için verilebilecek bir örnek hikâyedir: Kuzu su içmektedir suyun aşağısında, kurt ise koymuştur kafaya kuzuyu yemeyi. Kurt; “Suyumu bulandırıyorsun” der yukarıda olduğu halde ve başlatır kavgayı. Kuzu da, “Aman efendim siz yukarıdasınız, ben aşağıda, nasıl bulandırabilirim ki” demiş. Kurt, "Şuna bak bir de cevap veriyor" demiş ve kuzuyu yemiş. Kuzunun ne söylediğinin ya da söylediklerinin doğru olup olmadığının bir önemi yoktur. Kurt güçlüyü temsil eder, haksızdır ama kuvvetlidir, istediğini yapar. Maalesef bugün dünyaya yön veren güçler de aynı şekilde çıkarlarının olduğu ülkelere bir bahane üreterek (11 Eylül gibi) ülkeleri işgal etmekte başta yer altı zenginlikleri olmak üzere ülkelerin ekonomisine çökmektedir. İsrail de aynı şekilde Amerika’yı da arkasına alarak Filistin’i İsrailleştirmek ve Filistinlileri yok etmek için Aksa Tufanı’nı Büyük İsrail idealini gerçekleştirmek için bahane olarak kullanmaktadır.
Siyonist İsrail 7 Ekim 2023’te gelişen olayları bahane ederek, bu tarihten beri insan haklarına ve savaş hukukuna aykırı şekilde hareket ederek Gazze’de soykırım yapmaktadır. Aksa Tufanı ile başlayan son çatışmada İsrail’in yaptığı soykırım ve insanlık suçları Batı ülkeleri ve medyası tarafından her zaman olduğu gibi “kendini meşru savunma hakkı” olarak lanse edildi. Kadın, çocuk, yaşlı demeden gerçekleştirilen soykırımlar, katliamlar görmezden gelindi. Amerika ve Avrupa’daki birçok ülke bu savaşta İsrail’e olan desteğini açık açık belirterek bizi şaşırtmadı.
Son 20 yıl içinde Türkiye’nin gelişmesi kendi sorunlarını kendisinin çözmesi ve dış politikada söz sahibi olması Batı dünyasını tedirgin etmektedir. Günümüzde Suriye’de söz sahibi oldu ve oyun bozan bir aktör oldu. Batı dünyası Türkiye’yi durdurmak için her türlü kozunu sahaya sürmektedir. Özellikle ekonomik operasyonlarla halkı bezdirip hükümete olan desteğini azaltarak saf dışı etmeye çalışmaktadır. Onlar da biliyorlar ki güçlü bir Türkiye Ortadoğu’da, Türki Cumhuriyetlerde, Afrika’da, Latin Amerika’da, Uzak Doğu’da karşılarına çıkacaktır. Tam da bu nedenle Türkiye’nin kellesini almaya çalışacaklar, Allah’ın izni ile başaramayacaklar. Türkiye’de ne zaman bir gelişme olmuşsa sürekli engellenmiştir. İngiliz Başbakanı Churchill’in bundan 100 sene önce söylediği söz şu. “Türkiye solarsa sulayın, büyürse budayın.” Bugün Türkiye’de yaşanan terör olayları ve ekonomik operasyonların temelinde son yirmi yıl içinde gelişen, çağ atlayan Türkiye’nin budanması, önüne engellerin konulması yatıyor. Batı emperyalizmi güçlü olduğu medya ile halkın algılarını da yönettiği için halk bu operasyonları görmez sadece cebine girene ve çıkana bakar. Türkiye’nin güçlenmesi ve dış siyasette ağırlığının artması uzun vadede İsrail’in “Büyük İsrail” idealine de zarar verecektir. Bunu gören İsrail, Türkiye’nin güçlenmesine engel olacak tüm iç ve dış dinamikleri harekete geçiriyor ve geçirecektir de. Aksa Tufanı sonrası Filistinlilere gerek açık ve gerek gizli olarak en çok destek veren ülke olan Türkiye’nin önünü kesmek için İsrail Batı’nın özellikle Amerika’nın gücünü arkasına alarak her türlü mücadeleyi vermektedir.
Sonuç olarak artık Batı’nın dünyaya verebileceği hiçbir değeri kalmamıştır, bilakis dünya halkları için Batı’nın kendisi bir sorun olmuştur. Küresel düzenin çatlamaya başladığı bu dönemde Batı toplumunun liderliği bitme aşamasındadır. Kendisini yiyip bitiren iç dinamikleri Batı toplumunun önlenemez sonunu getirmektedir. Birçok aydın ve akademisyenin de ifade ettiği gibi Batı artık çöküyor ve bu çöküş durdurulamıyor. Çünkü seküler dünya anlayışı ile insanlığa anlamsız bir hayat sunan Batı dünyası insan düşüncesini, insanın anlam arayışını doyuracak hayat felsefesinden yoksundur. Batı düşüncesinin doğumla başlayan ve ölümle sınırlı olan yaşam felsefesi insan karnını doyurmakla beraber zihnini doyuramamaktadır. Onca gücüne ve zenginliğine rağmen Batı toplumunda madde bağımlılığı, psikolojik sorunların beraberinde getirdiği intihar vakaları yaygınlaştı. Batı toplumunun sonunu ruhsuz, anlamsız maddeci dünya görüşü getirecektir.
Son olarak “Demokrasi mücadelesi” adı altında dünyada talan edilmedik ülke bırakılmadı, milyonlarca insan öldürüldü, yüz binlerce insan köle yapıldı, büyük bir çoğunluk vatanlarını terk etmek zorunda kalarak mülteci durumuna düştü, emperyalistlerin sömürdüğü ülkelerin birçoğu açlığın pençesinde kıvranmaktadır. Bunu yapan demokrat Batı’ydı.
Demokrat Batı böyle ise “ya demokrat olmasaydı halimiz nice olurdu” diye düşünmemek elde değil. Şükür ki Batı demokrattı, ya olmasaydı!
Kaynakça:
Düşük Yoğunluklu Demokrasi- Noam Chomsky, Samir Amin
Dünyanın Yeni Efendileri – John Pilger
İslam Dünyasında Anayasal Kriz - Şankıti
https://dergipark.org.tr
https://www.setav.org/
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)