İNGİLİZLERİN SÖMÜRGE ÜLKELERİNDE UYGULADIĞI İŞGAL ÖNCESİ FAALİYETLER / Köşe Yazısı - Osman DAĞ

18.05.2026 21:39:40
Osman DAĞ

Osman DAĞ

Bu yazı Eğitimle Diriliş dergisinin 23. sayısından alınmıştır.

Tarih boyunca dünyada Hak ile Batıl mücadelesi süregelmiştir. Hak tarafını temsil eden peygamberler ve onların takipçileri, diğer tarafta ise batılı temsil eden tâğutlar ve onların izleyicileri yer alır. Peygamberler ve onların izinden gidenler, dünyada Allah’ın istediği şekilde bir hayat sürüp, hayatlarının sonunda cenneti kazanmayı amaç edinirler. Tâğutlar ve takipçileri ise dünyada daha fazla mal biriktirme, yüksek makamlar elde etme ve daha çok para kazanma gibi dünyevî çıkarları hedeflerler. Doğal olarak, alacaklarını dünyada alırlar ve sonları da cehennemden başka bir şey olmaz. Bu dünyalık menfaatleri elde etmek için tâğutlar her türlü yolu kendilerine meşru görürler.

İngilizlerin dünyaya ve menfaate bakışını özetleyen bir söz, Winston Churchill’e aittir: “Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir.” İngilizler, bir yeri sömürmek istediklerinde, işe sosyolog ve psikologları göndererek başlarlar. Bu uzmanlar, hedef bölgenin zaaflarını ve toplumsal farklılıklarını tespit ederler. Hazırlanan raporların ardından bölgeye haritacılar gönderilir. Sonrasında da misyoner ajanlar bölgeye yollanır. Ajanlar, halkın zaaflarını kaşıyarak aralarındaki ayrılıkları büyütür. Bölge, işgale uygun hâle getirildiğinde de askerî müdahale gerçekleşir. Ancak İngilizler, işgal ettikleri yerde uzun süre kalmanın hem ekonomik açıdan maliyetli hem de halkın tepkisi açısından riskli olduğunu bilirler. Bu sebeple, kendilerine bağlı ve bağımlı kişileri iktidara getirip bölgeden çekilirler. Böylece daha az maliyetli ve zahmetsiz bir sömürge düzeni kurmuş olurlar.
 
İngilizler, bir bölgeye işgal başladığında oraya yabancı bir ülkeye değil, adeta kendi topraklarına girer gibi girerler. Çünkü önceden o bölgeyi, insanları ve önemli noktaları detaylı şekilde tanımışlardır. Bu da işlerini büyük ölçüde kolaylaştırır. Bu tanıma ve keşif süreci, zaafları belirleme ve ayrılıkları körükleme işleri İngiliz misyonerlerinden bağımsız düşünülemez. Bu durum bana, Kızılderililere atfedilen şu sözü hatırlatıyor:
 
“Bir suda iki balık kavga ediyorsa, oradan beş dakika önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.”
 
İşgal öncesi hazırlığı yapanlar; ajan ve misyonerlerdir.
 
İngiliz misyonerler, Londra’daki Protestan Misyoner Merkezi tarafından yönetilirdi. Bu merkezde, sömürülmek istenen milletlerin dinî inançları ve mezhepleri ayrı birimlerce ayrıntılı şekilde incelenirdi. Misyonerler önce burada eğitilir, ardından ilgili bölgelere gönderilirdi. Gittikleri yerlerde İngilizlerin sömürge politikalarına uygun bir zemin oluşturmakla görevliydiler. Bu nedenle İngilizlerin hâkim olduğu memleketlerde, bu hâkimiyet süreci misyoner faaliyetlerinden bağımsız düşünülemez.
 
Misyonerliğe kabul edilecek kişiler özenle seçilirdi. Bu kişilerin ortalamanın üzerinde bir zekâya sahip olmalarına dikkat edilirdi. Bazıları daha çocuk yaşta, örneğin on yaşında, Müslüman beldelerine gönderilerek Müslüman çocuklarla birlikte eğitim alırdı. Daha sonra bu bilgileri Müslümanlara karşı kullanmak için devreye girerlerdi. Bunlardan biri, Mr. Herbert ya da diğer adıyla Muhammed Ali’dir.(1) İstanbul’da Bektaşî Tarikatı’na intisap etmiştir.
 
Bir diğer örnek, misyoner Hayri Bey’dir (gerçek adı Lethause). Eğitimini İstanbul’da tamamlamış ve İngilizlere yakınlığıyla bilinen Mustafa Reşid Paşa tarafından Sadaret’in (Başbakanlık) en kilit noktası olan Tercüme Kalemi’ne tayin edilmiştir. İstanbul’a geldiğinde henüz on yaşındaydı. İngiliz konsolosluğunda çalışan bir görevliye teslim edilerek onun oğlu gibi gösterildi ve medreseye gönderildi. Gerçek kimliği anlaşıldığında ise soluğu Londra’da almıştır. Ne yazık ki hakkında herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır. (2)
 
Misyon cemiyetlerinin görünen ve gizli amaçları birbirinden farklıdır. Gelen bir misyonerin “Ben sizi sömürmek için geldim” demesini elbette bekleyemeyiz. Bir dönemin tanıklarından aktarıldığı üzere:
 
“Misyon cemiyetlerinin zahirî görevi Protestanlığı yaymak ve benimsetmektir. Gizli görevleri ise İngiliz siyasetini ve menfaatlerini temin etmek için keşif ve örgütlenme faaliyetlerinde bulunmaktır.” (3)
 
Misyonerler, çoğu zaman doktor, bilim insanı, kâşif gibi kimliklere bürünerek toplumlara yaklaşırlar ve zehirli fikirlerini yayarlar. 19. yüzyılda Yemen’e giden Paul Emile Botta, aslında doktor olmamasına rağmen kendisini doktor olarak tanıtmıştır. (4) Böylece her eve ve her bireye kolayca ulaşabilmiştir.
 
O dönemde İslam dünyasında hâkim olan en güçlü yapı şüphesiz Osmanlı Devleti idi. Misyonerler, Müslümanların gözünde Osmanlı’yı küçük düşürmenin yolunun yalan ve iftiradan geçtiğini çok iyi biliyorlardı. Onlar için her yol mubahtı. Bu nedenle şu tür iftiraları atmaktan çekinmemişlerdir:
 
“Önceleri İslam, ilim, şiir, sanat ve icatların barındığı güzel ve mükemmel bir medeniyetti; ancak Osmanlı ile birlikte İslam’a cehalet, gerileme ve kısırlık bulaşmıştır.” (5)
 
Misyonerler, Osmanlı’yı yıkmanın en etkili yolunun eğitim kurumlarına sızmak olduğunu fark etmişlerdi. Bu kurumlardan biri de kütüphanelerdi. Örneğin, İstanbul Tahtakale’de “Kütüphane” adı altında misyoner faaliyetleri yürütmüşlerdir. (6)
 
Bir ülkeyi geri bırakmanın en etkili yollarından biri ise anarşi ve terördür. Bu gibi durumlarda devletin normal işleyişi aksar, kaynaklar sürekli olarak iç sorunları çözmeye yönlendirilir. Enerji, kalkınma yerine sürekli “Yaraları sarmaya” harcanır. Eğer bir memlekette sürekli anarşi ve terör yaşanıyorsa, bunun kaynağı Batı’da ve Batı’dan gelen fikirlerde aranmalıdır. Nitekim ülkemizin enerjisini onlarca yıl boşa harcatan terör örgütlerinin kökeni oldukça düşündürücüdür.
 
Müslüman ülkeleri yalnızca zayıflatmak ya da yıkmakla yetinmemişlerdir. Görünüşe göre bu da yeterli bulunmamış olacak ki, casus misyonerlerden biri olan Hampher, “İslam’ı Nasıl Yok Edelim?” adında bir kitap yazmıştır. Bu başlık bile tek başına oldukça çarpıcıdır. İslam’ın İngilizlere ne gibi bir zararı olmuş olabilir? Cevap, oldukça nettir: İngilizlerin temel amacı sömürmek, halkı sömürülebilir bir halde tutmaktır. Oysa İslam ne sömürmeyi ne de sömürülmeyi kabul eder. Üstelik İslam’ın her zaman diriltici, toparlayıcı bir gücü vardır. Bu gücün ortaya çıkabilmesi için Müslümanların İslam’ı hakkıyla yaşamaları gerekir.
 
İngiliz Sömürge Bakanlığı, İslam ülkelerine gönderilecek misyonerler için özel kitaplar hazırlatmıştır. Bunlardan biri de Hampher’in kaleme aldığı bu kitaptır. Kitapta Müslümanların zayıf yönleri, İslam’ın temel esasları, Müslüman toplumun güçlü ve zayıf tarafları ile bu yönlere karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiği gibi konular ayrıntılı şekilde ele alınır. (7)
 
Hampher’in kitabında Müslümanların zayıf yönleri olarak şunlar sıralanmıştır:
 
Mezhep ve siyasi ihtilaflar,
Cehalet ve İslam hakkındaki bilgisizlik,
Dünyadaki gelişmelerden habersizlik,
Şer’î anayasanın terk edilmiş olması,
Fakirlik,
Savunma silahlarının yetersizliği.
Bu tespitler, bir yönüyle gerçeği yansıtıyor olabilir. Ancak bu zaafların İslam’a mal edilmesi, misyonerlerin temel hedeflerinden biridir.
Öte yandan, Müslümanların güçlü yönleri de kitapta şu şekilde ifade edilmiştir:
Irk, dil ve kültür taassubunun ortadan kaldırılması ve yerine İslam kardeşliğinin konulması,
Din âlimlerine ve halifeye olan bağlılık,
Kâfirlere karşı cihadın farz kabul edilmesi,
Sünnetin öğrenilmesine verilen önem,
Güçlü aile bağları.
İngilizler, Müslümanların bu güçlü yönlerini zayıflatmak için planlı bir şekilde mücadele yürütmüşlerdir. Hampher’in önerdiği stratejilerden bazıları şunlardır:
Sünni ve Şii mezhepleri arasındaki ihtilafı körüklemek,
Müslümanları cehalette ve gaflette tutmak; bunun için medreselere talebe gönderimini engellemek,
Diktatör yapılı, zalim yöneticileri Müslümanların başında tutmak,
Müslümanları yoksul bırakmak,
Anarşi ve terör çıkartarak ülkeleri iç karışıklıkla meşgul etmek.
 
İngilizler, kendi çıkarları için çalışacak adamlar bulmakta zorluk çekmemişlerdir. Onların tabiriyle “yeter ki uygun karakterde birini bulalım, gerisi kolaydır.” Nitekim birçok kişiyi bu amaçla kullanmışlardır. Hampher, bu tarz kişileri şöyle tanımlar:
 
“Kendini beğenmiş, başkasının fikrini küçümseyen, İslam âlimlerine karşı gelmeyi bir marifet sayan kimseler, bizim aradığımız kişilerdir.” (8)
 
Bu tür insanlar kendi kök kaynaklarına bağlı olmadıkları için savrulmaları çok kolaydır. Çünkü köksüz bir ağaç, en küçük rüzgârda bile devrilir. Aranan bu kişilerin mutlaka bir ilim ehli olması da gerekir. Zira bilgili birinin yönlendirmesi, toplumda daha derin etkiler bırakır.
Hampher, bu tür örneklerden biri olarak Muhammed bin Abdülvahhab’tan söz eder. Onu nasıl etkilediğini, İslam düşüncesinden nasıl uzaklaştırdığını ayrıntılı şekilde anlatır. (9) Hatta bu süreçte Safiye adında, Avrupa’dan Basra’ya gönderilen bir kadın ajanı da kullandığını belirtir. Bu kadının gerçek adı farklıdır, ama görevi bellidir: hedef şahsı etkilemek ve saptırmak.
 
Tarih boyunca Hak ile Batıl mücadelesi hep var olmuştur ve bundan sonra da devam edecektir. Bu mücadelede misyonerler zehirli fikirlerini yaymaya, Müslümanların arasına nifak tohumları ekmeye devam edeceklerdir. Bu satırların yazıldığı dönemde Suriye’de sözde Alevi katliamı üzerinden, Sünni-Alevi çatışması kışkırtılmak istenmiştir. Asıl hedefin ise bu çatışmayı Türkiye’ye taşımak olduğu açıktı. Bu tür planların arkasında genellikle dış güçler ve özellikle İngilizler vardır.
 
İngilizler için sömürmek için bir yerin mutlaka Müslüman olması gerekmez; sömürülecek zayıf yapıdaki toplumlar yeterlidir. Yıllarca Çin ve Hindistan’ı sömürmüşlerdir ve bu uğurda pek fazla zahmete de katlanmamışlardır. Bu durumu Hampher şu sözlerle çok açık bir biçimde ifade eder:
 
“O dönemde İngiliz hükümeti, Hindistan hakkında hiçbir endişe duymuyordu. Çünkü bu yarımadada mevcut olan kültür, din ve ırk ayrılıkları, halkın İngiliz sömürüsüne karşı birleşmesini engelliyordu. Çin toprakları da aynı durumdaydı. Buda ve Konfüçyüs gibi ‘ölü dinler’e mensup halklardan İngiltere’ye karşı ciddi bir tehdit yoktu. Bu halklar arasında köklü anlaşmazlıklar bulunmaktaydı ve bu yüzden özgürlük ya da bağımsızlık düşüncelerini taşımaları neredeyse imkânsızdı.” (10)
 
Her toplumda farklılıklar vardır; bu doğaldır. Ancak bu farklılıkların birbirine karşı kışkırtılması o toplumu zaafa uğratır. Zararını da tüm toplum çeker. Farklılıkların fitneye dönüştürülmesi süreci ise genellikle İngilizlerin müdahalesiyle gerçekleşir.
 
Hampher, 1710 yılında İngiliz Sömürge Bakanlığı tarafından Osmanlı topraklarına gönderildiğinde ona verilen görev şuydu:
“Benim görevim, Müslümanları birbirine düşürmek ve İslam ülkelerinde sömürüyü mümkün kılacak yolları araştırmak için bilgi toplamaktı.” (11)
 
Ne yazık ki, bu görev başarıyla yerine getirilmiş; İngilizlerin ektiği nifak tohumları zamanla meyve vermiştir. Osmanlı Devleti parçalanmış, bağımsız olduğu iddia edilen birçok devlet sömürge sistemine entegre edilmiştir. Ancak sorulması gereken şudur: “Bu devletler ne kadar bağımsız olabildiler?”
 
Ajan misyonerler, genellikle ilk olarak bir şeyhe veya tekkeye intisap ederek işe başlarlar. Bunun sebebi, Müslümanlar arasında âlimlere ve tasavvuf büyüklerine duyulan yüksek güvendir. Bu güven, halkı etkilemek ve yönlendirmek isteyen ajanlar için oldukça elverişli bir zemindir.
 
Bu kişiler, İslam ilimlerini öğrenip görünüşte âlim veya dindar biri gibi davranarak toplum içinde itibar kazanırlar. Sonrasında ise bu bilgileri, İslam’ın özünden saptırarak sunarlar. Bu işi bazen doğrudan kendileri yapar, bazen de yerli iş birlikçiler aracılığıyla yürütürler. Hampher, hatıratında bu durumu şöyle örneklendirir:
 
Muhammed bin Abdülvahhab’ı nasıl yönlendirdiğini, onun aracılığıyla İslam düşüncesinde nasıl bozulmalar oluşturduğunu uzun uzun anlatır. Bu süreçte Basra’da yaşayan ve Safiye takma adını kullanan bir Avrupa kökenli kadın casusu da kullanmıştır. (12)
Sömürge mantığını en iyi yansıtan ifadelerden biri, İngiliz Sömürge Bakan Yardımcısı’nın Hampher’e söylediği şu sözlerdir:
“Biz İngilizler, sömürdüğümüz ülkelerde ayrılık tohumlarını ekmedikçe ve bu ayrılıkları alevlendirmedikçe rahat ve müreffeh bir hayat süremeyiz.” (13)
 
Bu sözler, İngilizlerin nasıl bir stratejiyle hareket ettiklerini açıkça göstermektedir. Onlara göre birlik içinde yaşayan bir toplumu sömürmek zordur. Ama iç karışıklık, fitne ve ihtilaf varsa, sömürü ortamı kendiliğinden doğar.
 
İngilizler ile Müslümanların düşünce yapısı bu noktada taban tabana zıttır. Müslümanlar, başkalarına verdiklerinin hem dünyada hem ahirette kendilerine döneceğine inanırlar. Çünkü iyilikte ve paylaşımda bereket olduğunu bilirler.
 
Bakan Yardımcısı sözlerine şöyle devam eder:
 
“Eğer bir bölgede halk arasında ihtilaf ve karmaşa baş gösterirse, insanlar birlikten vazgeçer. Bu da onları kolayca sömürmemizi sağlar.”
(14)
 
Bir milleti sömürebilmek için o milleti önce bozguna uğratmak gerekir. Bu da önce ahlâkın bozulmasıyla başlar. Hampher, İngilizlerin geçmişte İspanya’daki Müslümanları nasıl içki ve fuhuş aracılığıyla etkisiz hâle getirdiğini şöyle anlatır:
“Biz İspanya’yı kâfirlerden (yani Müslümanlardan) fuhuş ve içki sayesinde aldık. Diğer topraklarımızı da bu iki güçlü araçla ele geçirmeliyiz.” (15)
 
İçkiye ve fuhşa bulaşmış bir birey ne kendine, ne ailesine, ne de milletine fayda sağlayabilir. Bu zaaflar toplumu içten çökertmenin en etkili yollarındandır.
 
Müslümanları güçlü kılan unsurlar elbette ki İslam’ın temel değerlerinden kaynaklanmaktadır. Bu değerler, bireyi yalnızca kişisel çıkarları doğrultusunda değil, ümmetin bir parçası olarak yaşamaya yönlendirir. Böylece bir toplumda birlik, dayanışma ve adalet duygusu gelişir.
Bu gerçeğin farkında olan İngilizler, Müslüman toplumları zayıflatmak için titizlikle hazırlanmış bir plan dâhilinde hareket etmişlerdir. Hampher’in hatıralarında bu planların ayrıntılarına yer verilir. İşte bu planlardan bazıları:
 
Milliyetçilik duygularını öne çıkararak Müslümanları İslam öncesi kimliklere yönlendirmek.
İçki, kumar, fuhuş gibi alışkanlıkları yaymak ve bu amaçla gayrimüslim unsurlarla iş birliği yapmak.
Alimlere olan güveni sarsmak, onları halkın gözünde itibarsızlaştırmak.
Cihad inancını zayıflatmak, kâfirlere karşı savaşın vacip olduğu düşüncesine şüphe düşürmek.
Diğer ilahi dinleri (Yahudilik ve Hristiyanlık) hak dinler gibi göstermek.
Kilise ve sinagogların inşasını teşvik edecek zemin oluşturmak.
“Yahudileri Arap Yarımadası’ndan çıkarınız.” gibi hadislerin güvenilirliğini sorgulatmak.
İbadetlere ve dini ritüellere karşı şüphe uyandırmak.
Zekât ve savaş ganimetlerinin âlimler aracılığıyla dağıtılmasına engel olmak.
İslam’ı karıştırıcı, çelişkili bir din olarak tanıtmak.
Aile bağlarını zayıflatmak, büyüklerin sözünü geçersiz hâle getirmek.
Tesettürü ortadan kaldırmak, ahlaki yozlaşmayı yaymak.
Cemaatle ibadeti önlemek.
Ehlibeyt mensuplarının sahte olduğuna dair propaganda yapmak.
“İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak vacip değildir.” düşüncesini yaymak.
Nesli kontrol altına almak, evliliği zorlaştırmak.
“İslam evrensel bir din değildir.” anlayışını yerleştirmek.
Camiler ve okullar gibi kurumların yapımına engel olmak veya sınırlandırmak.
Kur’an’ın gerçekliğine dair şüpheler yaymak.
“İbadetler Arapça yapılmak zorunda değildir.” gibi kışkırtıcı fikirler yaymak. (16)
 
Bu planların hepsi, Müslüman toplumların güçlü yönlerini hedef alarak onları içten çökertmeye yöneliktir. Çünkü İslam, bireyi sadece ahlaki anlamda değil, siyasi ve sosyal olarak da sorumluluk bilinciyle donatır. Bu bilinç de sömürgecilerin en büyük düşmanıdır.
Tarihte Anadolu’ya gelen Moğollar, geçtikleri yerleri yakıp yıkmış, fiziki tahribatla hâkimiyet kurmaya çalışmışlardır. Ancak insanları yönetmeyi başaramadıkları için kalıcı olamamışlardır. İngilizler ise farklı bir yöntem benimsemişlerdir: önce o toplumu ahlâken ve fikren ifsat eder, ardından sömürü düzenini kurarlar.(17)
 
Bu yıkımın başlangıç noktası okullardır. İngilizler işgal ettikleri bölgelerde modern (!) eğitim kurumları açarak oranın değerlerinden uzak, Batı merkezli bir nesil yetiştirirler. Sonrasında bu nesil aracılığıyla toplumun ahlaki ve kültürel kodlarını bozarlar.
 
Okullardan sonra ikinci adım ise ahlaki yozlaşmanın yaygınlaştırılmasıdır. Eğlence mekânları, gazinolar, kahvehaneler çoğaltılır; içki, fuhuş gibi yozlaştırıcı alışkanlıklar adım adım topluma nüfuz ettirilir. Kendi değerlerinden kopan bir millet, sömürülmeye en uygun hâli alır.
 
Bu çabaların sonucunda İngilizlerin ektiği fitne tohumları yeşermeye başlar. Ayet-i kerîmede ifade edildiği gibi:
 
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 53/39)
 
İngilizler de planlı şekilde çalıştıkları için neticesini almışlardır. Bu plan sadece “böl ve yönet” anlayışıyla sınırlı değildir. Artık hedef “böl ve yok et”tir. Bu anlayışla hareket eden İngilizler, Hampher’in hatıralarında geçen planları uygulamaya koymuşlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
 
Rusya ile iş birliği yaparak Türkî devletleri kontrol altına almak.
Fransa ve Rusya ile anlaşarak Müslüman devletleri hem içten hem dıştan yıkmak.
İran ile Osmanlı arasındaki anlaşmazlıkları körüklemek.
İslam coğrafyasında bazı şehir ve bölgeleri gayrimüslimlere tahsis etmek. (Bugün Filistin’deki durumun temelleri o dönemde atılmıştır.)
Osmanlı ve İran’da ayrılabilecek bölgeleri belirleyip “böl ve yok et” planını uygulamak.
Uydurma mezhepler icat etmek (örneğin “Hüseyin Allahi” gibi).
Zina, içki ve livata gibi sapkınlıkları yaymak.
Devlet kurumlarına güvenilmeyen, ahlaken zayıf kişiler atamak.
Arap olmayan bölgelerde Arapçanın yayılmasını engellemek, Arap bölgelerinde ise fasih Arapçayı bozmaya çalışmak.
Devlet kurumlarına müsteşar, uzman sıfatıyla ajan yerleştirmek.
Saraylara özel yetiştirilmiş köleler ve hizmetçiler yerleştirmek.
Papaz ve rahip kılığında ajanlar göndererek Hristiyanlığı yaymak.
İslam dışı kitapları kilise okullarında dağıtmak.
Spor merkezleri aracılığıyla gayrimeşru ilişkileri teşvik etmek.
Mezhepler arasında ve Müslüman-gayrimüslim toplumlar arasında çatışma çıkarmak.
Kahvehaneleri, eğlence merkezlerini ve uyuşturucu kullanımını yaygınlaştırmak. (18)
 
Bu maddelerin hemen hemen hepsi, günümüzde pek çok İslam ülkesinde gözlemlenebilir hâle gelmiştir. Her Müslüman devletin bir veya birkaç terör örgütüyle boğuşuyor olması, bu planların hâlâ işlerliğini koruduğunu göstermektedir.
 
İngilizlerin bu sistematik çabaları sonucu Osmanlı yıkılmış, yerini onlarca yapay devlet almıştır. Bu devletler de çoğunlukla İngilizlerin belirlediği sistemler ve aktörler tarafından yönetilmektedir.
 
Hampher, hatıratında Muhammed bin Abdülvahhab’ı nasıl bulduğunu, onu nasıl yönlendirdiğini ve nasıl bir proje hâline getirdiğini ayrıntılı olarak anlatır. Vehhabîlik olarak bilinen akımın temelinde, bu tür planların bulunduğu iddia edilmektedir.
 
Bugün Suudi Arabistan'da hâkim olan bu mezhep, bazı kesimlerce “İngiliz projesi” olarak nitelendirilir. Bunun doğruluğu tartışmalı olsa da, Vehhabîlik hareketinin İngiliz çıkarlarına hizmet ettiği pek çok tarihî belgede yer almaktadır.
 
Bu bağlamda Muhammed bin Abdülvahhab, yalnızca bir dinî lider değil; aynı zamanda İngilizlerin din üzerinden kurduğu etkili bir propaganda ve parçalama aracı olarak da değerlendirilmiştir. Hampher’in hatıratında bu kişiyi nasıl "kullanışlı" hale getirdiği detaylarıyla aktarılır.
 
Bu süreçte, Abdülvahhab’ın sapkın fikirlerinin yaygınlaştırılması için kadın tuzakları, maddi destekler ve siyasi ittifaklar kullanıldığı iddia edilir. Hatıratlarda geçen "Safiye" adında Avrupa’dan gelen bir fahişe ile Abdülvahhab’ın Basra’da ilişkilendirildiği de yine bu ifsad sürecinin bir parçası olarak sunulmuştur.
 
İngilizler, yalnızca askeri işgalle değil, aynı zamanda dinî yapıları bozarak Müslüman toplumu içeriden çökertmeye çalışmışlardır. Bu nedenle misyonerlik ve dinî mezhepler aracılığıyla sapkınlık yayma İngiliz planlarının merkezinde yer almıştır.
 
Yıkımı gerçekleştirmek için doğrudan İngiliz ajanlarının sahneye çıkması gerekmezdi. Bunu bazen Müslüman görünen, dindar kimlikli ama yönlendirilebilir kişiler üzerinden yapmaları daha kolay ve etkili oluyordu. Hampher'in, Muhammed bin Abdülvahhab ile ilgili çalışmaları da bu yöntemin bir örneğidir.
 
Sonuç olarak, İngilizler’in Vehhabîlik hareketini destekleyerek İslam dünyasında oluşturdukları etki, sadece dinî alanda değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi yapıda da büyük değişimlere yol açmıştır. Bu hareketin, başta Suudi Arabistan olmak üzere, Ortadoğu’nun pek çok bölgesinde yayılmasının önündeki engeller, İngilizlerin açık desteğiyle ortadan kaldırılmıştır.
 
Vehhabîliğin yayıldığı her bölgede, bölgesel yönetimlerin ve halkların sosyal dokusu değişmiştir. Tekfircilik ve şiddet gibi aşırı eğilimler, bu hareketin yayılmasına zemin hazırlamıştır. Bununla birlikte, İngilizler, zaman içinde Vehhabîlik hareketinin tüm kontrolünü ellerinde tutmaya başlamış ve onu bir dış müdahale aracı olarak kullanmışlardır.
 
İngilizler için en önemli stratejik hedef, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasıydı. Vehhabîlik, bu amaca ulaşmak için etkili bir araç olmuştur. Bu sayede Osmanlı İmparatorluğu parçalandı ve halifelik belli bir süre sonra kaldırıldı.
 
Hedef sadece Osmanlı İmparatorluğu değil, aynı zamanda tüm İslam dünyasıdır. Zira, bu tür bölünmeler ve mezhepçilik, hem dinî hem de toplumsal yapıyı zayıflatarak, İslam ümmetinin birliğini ve gücünü kırmayı amaçlamaktadır.
 
Bu strateji, tarih boyunca pek çok kez denenmiş ve bir dereceye kadar başarılı olmuştur. İngilizler, her ne kadar bu planın uygulayıcıları olmuşlarsa da, uzun vadede bu tür bölücülüklerin İslam dünyasında kalıcı etkiler bırakacağı da anlaşılmaktadır.
 
Dipnotlar:
1-İhsan Süreyya Sırma, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, Beyan Yay, 20. Baskı, İstanbul, 2011,sayfa 24 
2-age, sh. 33
3-age, sh. 25
4-age sh. 11
5-age sh. 11
6-age sh. 33
7-age sh. 68-76
8-age sh. 82
9-age sh. 83 ve devamı
10- Hampher, İslam’ı Nasıl Yok Edelim, Nehir Yay, 2. Basım,2004, sh. 11
11-age. sh. 18
13-age, sh. 34
14-age, sh. 35
15-age, sh. 49
16-age, sh. 85-94
17-age, sh.96
18- age, sh. 98-104
 
Bu yazı toplam 336 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş | Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.