Siz hiç bir ağacın gölgesinde serinlediniz mi?
Ben serinledim.
Bir ağaç olsam söğüt ağacı olmak isterdim hep. O bana çok anarşist gelirdi. Bütün ağaçlar göğe uzanırken o toprağa uzatırdı dallarını. Başkaydı benim için söğüt ağacı ta ki penceremin önündeki dut ağacının direnişine şahit olana kadar.
Bir gün uyandık memlekette meyve kalmamış bütün ağaçları don vurmuş yapraklar bile talan olmuştu. Baktım dut ağacına o gün. Bak dedim seninde kaldıramayacağın imtihanlar varmış bak sende dayanamadın işte. Ben bu cümleyi söylediğimi bile unuttum. Bizim dut ağacını unuttum. İnsan işte nankör vefasız. İnsan dostunu unutur mu hiç? Unuttum işte.
Sonra çok sonra bi baktım bizim dut ağacı yemyeşil. Yeniden yeşermiş yaprağa durmuştu. Ben o gün ağladım işte. Direnen dut ağacının azmine hayran kalıp kendime ağladım. Pes edişlerime kendimi yok sayışlarıma ağladım ama yetmez dedim meyven yok. Meyve de vermelisin. Dut ağacı meyve de verdi. Sanki bir el beni tutup silkelemeye çalıştı. Dut ağacı benden vazgeçmedi darılmadı küsmedi. Şahit yaşadı ve beni de bu yaşantısına şahit kıldı. Şahidim Allah’ım dut ağacı Senin verdiğin görevi çok iyi tamamladı.
İnsan evine dönünce ne kadar yorulduğunu anlıyor. Bütün yolculuklarımdan arta kalan ne diye sorsan bir ince sızı derim. Güzelde güzele hasret bırakan bir sancı. Benim bu aralar bir güzellik görünce ağlayasım geliyor.
Velhasıl yakmayın ağaçları hiç kimsenin veremeyeceği dersi de dostluğu da veriyorlar onlar.
Ve dahi yakmayın bebekleri onların kokusu bize cenneti hatırlatıyor.
Elden bir şey gelmiyor lanet okumaktan başka. Kahrolasın İtrail.