Hamidullah Hoca ile İslam Müesseselerine Giriş / Köşe Yazısı - Sümeyye PAMUK

30.12.2018 08:22:31
Sümeyye PAMUK

Sümeyye PAMUK

Hamidullah Hoca ile İslam Müesseselerine Giriş

XX. yüzyılın önemli tanıklarından biri, çok yönlü İslâm âlimi Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, 1908 yılında Haydarâbât'ta dünyaya geldi. İlk ilmi eğitimini ailesinden alan Hamidullah, Haydarâbât'taki Osmaniye Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra aynı üniversitede Devletler Hukuku alanında mastır yaptı. Tarihi kütüphânelerde el yazması eserleri inceledi. Hamidullah Hoca, 25 yıl boyunca İstanbul Üniversitesi'nde ilmi faaliyetlerine devam etmiştir. Ayrıca Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Erzurum Atatürk Üniversitesi İslâmi İlimler Fakültesi'nde de ders vermiş ve çok sayıda öğrenci yetiştirmiş olan Hamidullah Hoca, 17 Aralık 2002 Salı günü Rahmeti Rahman‘a kavuşmuştur.

Hamidullah Hoca'nın en önemli eserlerinden biri İslam Müesseselerine Giriş adlı eseridir. Hocamız İslam Müesseselerine ilk olarak dil konusundan başlamıştır. Dil konusunda Belâzuri'nin Fütuhü'l-Büldân'ı ve İbn Nedim'in Fihrist'i gibi İslam kaynaklarındaki nakillere göre, Hira'dan Mekke'ye bir adam gelir ve bazı sebeplerden ötürü Mekke‘ye yerleşmiş ve oradan bir hanımla evlenmiştir. Vefa borcu olarak ise kayınbabası olan Ebu Süfyan'ın babası Harb'a yazıyı öğretmiştir. Belâzuri, İslâm'ın geldiği sıralarda Mekke'de 15-20 kişinin yazı bildiğini belirtiyor. Ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in dedesi Abdulmuttalip'in de yazıyı bilenler arasında olduğunu, yapmış olduğu ticaret sözleşmesinden anlıyoruz.

“Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber zamanında sözle olduğu gibi yazıyla da tespit edilmiştir “ diyen Üstad, Hz. Ömer ‘in kız kardeşi Fatıma’nın evinde yazılı olarak gördüğü Tâhâ Süresi'ni kanıt olarak İslam camiasına sunmuştur.

Üstad Hamidullah, “Dil Konusu” başlığından “Arapça” başlığına geçip, Arapça’nın önemine değinmiştir.  Ve öyle naif bir söylem ile “Arap lisanı, Hz. Peygamber'in hanımları ve aynı zamanda Mü’minlerin annelerinin lisanı olduğundan, dünyadaki bütün Müslümanların da ana dilidir” demiştir. Arap lisanı, Allah’ın seçtiği lisandır ve bu ehemmiyet ile bizi âlâkadar eder. Allah (c.c), bu lisanı yani Arap lisanını son Peygamberine, son vahyini bildirmek için seçmiştir. İslam madem her zamanda ve zeminde değişmeyecek ve her zaman geçerli olacak ise; o hâlde aynı şekilde hiçbir zaman değişmeyecek bir dil lazım gelir. O da Allah’ın seçmiş olduğu Arapça'dır. Çünkü Arapça'nın özelliklerine değinecek olursak: Arap lisanı çok zengin bir lisandır. Aynı kelime için yüzlerce eş anlamlı kelime vardır. Diğer özellikleri ise; grameri ve telaffuz için kâide (kuralların) konmuş olmasıdır. Bu kurallar hiç şüphesiz Kur’an-ı Kerim’ ın kırâatı içindir.

İslam Müesseselerini tek tek ele alan Üstad Hamidullah, “Hacc ve Kâbe” Müesseselerini birlikte ele almıştır. Bu başlık altında evvela Avrupa’nın modern anlayışı ile, Müslümanların klasik anlayışı arasındaki temel farka değiniyor. Bu temel fark ise; Batı, dini ve siyasi meseleleri birbirinden tamamen ayırıyor. Din görevlisi asla kendi alanı dışında hiçbir söylemde bulunamaz. Aynı şekilde siyasetle ilgilenen siyasetçi de, dine karışmaz ve herhangi bir söylemde bulunamaz. Bunun aksi olarak Müslümanlarda böyle bir ayrılık yoktur. İslam'ın ilk devirlerinde Halife, hem ordu komutanı olarak siyasi başkandı, hem de aynı zamanda câmide imamdı. Bunun en güzel örneği hiç şüphesiz Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Hz. Peygamber vaaz ettiği kürsüde yeri geldiğinde siyasi meseleleri de konuşurdu. Yani aynı câmi, hem siyasi, hem dini bir müesseseydi. Müslümanlar için cami, hem manevi ve hem de siyasi bir müessesedir. İbadet olarak da “hacc” dan söze girmeliyiz. Çünkü Hac, ibadetin Allah’ın evinin önünde yapılması anlamına gelir. Fakat yeryüzündeki bütün Müslümanlar, her zaman Kâbe'nin önünde olamayacakları için, bunun yerine geçmek üzere Müslümanlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar ibadetlerini Kâbe ‘ye yönelerek yaparlar. Hacc'ın tarihi çok ilginçtir. Allah, Hz. Âdem'i Cennet'ten çıkardıktan sonra Hz. Âdem, uzun bir müddet işlediği günah için tevbe etti. Hz. Âdem'in tevbesi Allah tarafından kabul edilince, Hz. Âdem Allah’a şöyle yalvardı: “Allah'ım ben burada cennetteki ibadetten mahrumum.” Bunun üzerine Allah, “Sen de gökteki meleklerin camisi gibi bir camiyi yeryüzünde inşa et ve melekler gibi sen de ibadetini yap.” Melekler Hz. Âdem'in yardımına gelirler ve Hz. Âdem Mekke ‘de Kâbe ‘yi inşa eder.

Kesin olarak bilinen bir şey vardır. O da Kâbe ‘nin Hz. İbrahim tarafından tekrar inşa edildiğidir. Zira Allah'u Teala Hz. İbrahim ‘e Kâbe ‘yi yeniden inşa etmesini vahiyle bildirdi. Hz. İbrahim aldığı vahiyden sonra oğlu İsmail ve Allah ‘ın yardımıyla Beytullah'ı inşa etti.

Üstad Hamidullah, niçin tavafın yapıldığını ve tavafa başlamak için Hacerü'l Esved'in üzerine niçin ellerin konduğunu şu beyan ile ifade eder:” Allah birdir. Fakat birçok ismi vardır. Ve bu isimler Allah ‘ın sıfatlarıdır.” Üstad, Allah‘ın sıfatlarından “Melik” sıfatına dikkatlerimizi çekiyor. Melik sıfatı, insan ile yaratıcısı arasındaki bağlantıyı çok güzel ifade eder.  Kur’an-ı Kerim'de “Melik” sıfatının geçtiği yerlerde bir kral için lüzumlu olan her şey geçmektedir. Kralın her şeyden önce tahtı vardır, hazineleri, orduları, arazileri vardır. Kur’ân, Melik olan Allah için aynı şekilde:” O, arşın sahibidir, Göklerin ve yerin hazineleri, orduları, mülkü Allah‘ındır “  diye geçer. Arazi çok büyük ise, bu arazinin bir merkezinin olması lazımdır. Çok hayret vericidir ki, Kur’an-ı Kerim Mekke için “Ummul-Kura” tabirini kullanmaktadır. Başşehir Mekke, o halde orada bir sarayın olması gerekir, o da Kâbe'dir. Müslümanlar bu yüzden Kâbe de tavaf ederler. Çünkü Kâbe Allah ‘ın sembolik evidir. Ve dahi Müslümanlar Hacerü’l Esved'i Allah‘ın sağ eli olarak sembolleştirir ve tavafa ordan başlarlar.

İslam'ın Müesseselerinden bir diğeri “Câmi” müessesesidir ki, ilk Müslümanlar Kâbe'de ibadet ettikleri için başka bir yere ihtiyaç duymadılar. Ta ki Mekkeli müşrikler, zulümlerinde ileri gidene kadar. Zulüm başgösterip, işkenceler artınca Müslümanlar kendi evlerinin bahçesinde mescidler inşa edip, ibadetlerini hicret edene kadar evlerinde inşa ettikleri mescidlerde eda ettiler. Câmi müessesesinin gelişimi Hicretten sonra olmuştur. Medine ‘de inşa edilen Mescid-i Nebi, sadece namaz kılmak için kullanılmamıştır. Hz. Peygamber’i görmek ve görüşmek isteyenler mescidde kabul edilir, Suffa’da ilim görenler mescide bitişik yerde konaklayıp ibadetlerini de mescid de yaparlardı. Mescid, aynı zamanda hapishane olarak da kullanılıyordu. Zaruri ihtiyaçlar varsa, câmi her şey için kullanılabilir.

“Hilâfet” müessesesinde ise, Hz. Peygamber ’den sonra onun işlerini yürütecek bir halifenin olması gerektiği konusunda Ensar ve Muhacir aynı fikirdeydi. Ama kimin olması gerektiği konusunda her iki taraf da kararsızdı. Ensar, halifenin kendilerinden olması gerektiğini, İslam’a yaptıkları hizmetleri sebebiyle istiyorlardı. Ama muhacirler tarafından kabul görmedi. Bunun üzerine Ensar çözüm olarak “iki halifemiz olsun, biri Ensar’dan, diğeri Muhacirun'dan” olsun dediler ama bu da kabul görmedi. Ensar başka bir çözüm olarak ise; “önce Muhacirun'dan halife seçelim ve halife öldükten sonra ikinci halifeyi Ensar'dan seçeriz ve bu böyle devam etsin” demeleri de kabul görmedi. Çünkü Müslümanlar, dini ve maddi meselelerin hepsinin aynı reise yani halifeye tevdi edilmesini istediler. Hz. Peygamber, kendisinden sonra kimin halife olacağını tayin etmemiştir. Ki tayin söz konusu olmuş olsaydı istisnasız bütün Müslümanlar hemen halifeye biat ederlerdi. Ama tayin söz konusu değildi. İslam dininde hilafete gelme konusunda farklı seçim yollarının olduğunu, halifelerin göreve farklı yollarla gelmeleri kanıt olarak gösterilebilir.  Zira Hz. Ebubekir ekseriyetle halife seçilirken, Hz. Ömer halifelik görevine tayin edilerek gelmiştir.  Üstad Hamidullah, bu kıymetli eserinde, Hz. Osman'ın halife seçilmesinde de farklı bir yöntemin kullanıldığına değinir.  Hz. Ömer (r.a) sırtından bıçaklanınca, kendisinden sonra yerine halife olarak kimi seçmesi gerektiğini hayli düşünmüştür. Ama halifenin kim olması gerektiği konusunda herhangi bir karara varmamıştır.  Sonuç itibariyle Hz. Ömer, yeni halifeyi tayin etmeyip seçimi şûra heyetine bırakmıştır.  Şûra’nın sonucunda ise Hz. Osman, Allah Resulü'nün üçüncü halifesi olarak göreve gelmiştir. Bu kıymetli eserin yazarı, değerli hocamız Muhammed Hamidullah, İslam’ın önemli müesseselerine değinip, izahlarda bulunmuştur. Konuların daha iyi anlaşılması için kitabın okunmasını acizane tavsiye ediyoruz.

             

               

       

Bu yazı toplam 408 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.