BİN YIL SÜRECEK UTANÇ “TABULA RASA’YA POSTAL ÇİZMEK!” / Köşe Yazısı - Mehmet Suat DİLEK

18.4.2019 22:14:52
Mehmet Suat DİLEK

Mehmet Suat DİLEK

 BİN YIL SÜRECEK UTANÇ

“TABULA RASA’YA POSTAL ÇİZMEK!”

Mehmet Suat DİLEK

msdilek@kyk.gov.tr

 

Türkiye darbelere ve darbe girişimlerine hiç yabancı değil. Sultan II. Abdulhamid’in tahttan indirilmesi ile neticelenen 31 Mart Olayı ile başlayan bu gelenek, kendilerini devletin esas sahibi olarak gören ve askeri okullarda bu şekilde yetiştirilen subaylar tarafından adeta rutin bir hale getirilmeye çalışıldı.  Çok partili siyasi hayata geçildikten sonra da çok sayıda darbe ve darbe girişimi oldu. Bunlardan birisi de, diğerlerinden daha farklı bir strateji ile gelişen ve adım adım uygulanan ‘’28 Şubat Postmodern Darbe’’ sürecidir.(1)

28 ŞUBAT NEDİR?

Kamuoyunda “28 Şubat Süreci” olarak bilinen süreç,ordunun doğrudan yönetimi ele geçirmeden 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan ve 9 saat süren Milli Güvenlik Kurulu toplantısında alınan kararlarla “İrtica ile Mücadele” gerekçesiyle görev başındaki hükümetten alınmasını istedikleri tedbirlerin kamuoyuna açıklanmasıyla başlayan(2)ve 54.Hükümetin istifası ile devam eden bir süreçtir.

“28 Şubat” denilince yanına bir “süreç” sözcüğü de konuluyor. Bunun nedeni 28 Şubat’ın 12 Eylül gibi idareye açıktan el koymak biçiminde değil, hükümet değişikliğinin bir süreç sonunda sağlanması yöntemiyle yürümüş olmasıdır.(3)

Daha açık ifade ile demokrasinin paranteze alındığı gelişmelerin kitabına uydurulduğu siyasal mühendisliğin pik yaptığı zaman bölümüdür.

TEMEL PARADİGMA NEYDİ ?

28 Şubat; Yetiştirilmek istenen insan tipinin belirlenmesi ve bu insan tipini o zamanın hakim sistemine entegre etme projesi miydi?

Cumhuriyet ideolojisinin toplumu homojenleştirme projesi doğrultusunda kendi dışındaki bütün siyasal-ideolojik akımları tasfiye etmesi miydi?

Dinin bireysel bir inanç meselesine indirgenerek İslâm’ın küresel sistemin zorbalıklarına, haksızlıklarına meydan okuyan direnç noktalarının kırılması mıydı?

Hormonlu Müslümanlar icat edilmek istenmesi miydi?

Veya;28 Şubat, Soğuk Savaş’ın bitirilmesinden sonra 1990’larda küresel sistem tarafından başlatılan İslâm’la post modern savaş stratejisinin bir uzantısı mıydı?

Şüphesiz İslam inancının dünya düzenini kurmaya çalışanların amaçlarına engel teşkil eden bir duruşu var. Bu duruş her daim bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu tehdittin aşılması için demokrasiyi paranteze alacak bir strateji uygulanmalıydı

Stratejinin adı “İslam’a karşı İslam” savaşıydı. Yumuşatılmış İslam, Ilımlı İslam, Protestanlaşmış İslam asıl amaçtı. Çünkü bu stratejiyi planlayanlar ile 28 Şubat’ı yapan ve yaptıranlar açısından boyunduruğa razı olan kişilerin dini ya da inancı önemli değildir.

Soğuk savaş sonrası 90’lı yıllar aynı zamanda Siyasal İslam için de bir yükseliş dönemiydi. 

Siyasal İslam için 90’lı yıllardaki en büyük sıçrama 27 Mart 1994 tarihinde yapılan mahalli idareler seçiminde gerçekleşti. Ankara, İstanbul ve Diyarbakır dahil olmak üzere 28 ilde seçimi Refah partisi kazandı. Seçimin en önemli sonucu hiç şüphesiz Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlıklarının Refah Partisi’ne geçmesiydi. Özellikle seçimden önce medyada hiç şans tanınmayan Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilmesi tam anlamıyla bir başarıydı. Bu sonuç Refah Partisi için yükselişin ilk adımı, devlet seçkinleri, asker ve sermaye için ise irtica söylemlerinin referans noktası oldu.(4)

Türkiye soğuk savaşın bitmesiyle politik açıdan kendisini boşlukta gördü. Bunun nedeni ise soğuk savaş döneminde milli politikanın belirlenmesinde milli iradenin hiç dikkate alınmamış olmasıdır. Anılan dönemde halkın iradesinin üzeri soğuk savaş bahane edilerek üzeri örtülmüştür. Her türlü farklı düşünce komünizm tehlikesi bahanesiyle bastırılmıştır. NATO kendi varlığına gerekçe olarak ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına yönelen “köktendinciliği” tehdit olarak ilan etti. Bu kabul; Refah partisinin yükselen oy grafiği ile NATO’nun tehdit anlayışı birleştirildiğinde içeride yeni bir tehdit değerlendirmesi yapmak için uygun bir gerekçe olarak görülmüştür.(5) Bu kabulün entelektüel düzeydeki karşılığı Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezi, Türkiye’deki karşılığı da irticanın birinci tehdit unsuru olarak gösterildiği anlayıştı.

MİLLİ GÖRÜŞ HAREKETİ İLK DEFA HÜKÜMETİ KURUYOR.

Milli görüş hareketi daha önce kurulan koalisyon hükümetlerinde yer almıştı ancak ilk defa birinci parti olarak Hükümeti kurmakla görevlendirilmişti. Aralık 1995 seçimlerinden sonra hükümeti kurmakla görevlendirilen Erbakan’ın refah partisi birinci tur koalisyon görüşmelerinden sonuç alamamıştı. Çünkü hiçbir parti Erbakan’la koalisyon ortağı olmaya cesaret edemiyordu. Erbakan Hükümet kurma görevini iade etmek zorunda kalmıştı. Akabinde kurulan 53 hükümetin aldığı güvenoyu Anayasa mahkemesi tarafından geçersiz sayılınca hükümet düştü. Refah partisini hükümetin dışında tutma adımları boşa çıkmış ve 54.Hükümeti kurma görevi tekrar Erbakan’a verilmişti.

Refah Partisi 1996 Haziran ayında 54.hükümeti kurduktan sonra yaptığı bazı temel değişimler dikkat çekiciydi.

Dış politikada D-8 atağı, ekonomide havuz hesabı uygulaması en önemli çıktılardı. Havuz hesabı kısaca devletin tüm gelirlerinin tek bir havuzda toplanması demekti.

Bu uygulama aslında küresel sistem için bir sorun teşkil etmiyordu ama onun içerideki uzantılarının ocağına kibrit suyu döküyordu. Bu uygulama içerideki yerleşik sermayeyi neden rahatsız etmişti?

Çünkü devletin kazanan kurumlarının gelirleri bu sermayeye ait bankalarda dururken, aynı para kullanılarak devletin gideri olan kurumlara kredi veriliyordu.

Yani; Havuz Hesabı devletin kendi parasından kredi sağlanarak yine devlete borç veren, devleti ve halkı fakir tutup küreselcilerin içerideki adamlarını zengin eden bir saadet zincirinin kırılması demekti.

Rahmetli Erbakan hem bu kurulu düzene çomak sokuyor hem de gelecek için farklı bir vizyon çiziyordu.(6)

BEŞLİ ÇETE-MEDYA ve BALANS AYARI

Erbakan önderliğindeki 54.Cumhuriyet Hükümeti göreve başlamasıyla korku senaryoları sahnelenmeye başlamıştı. Ekonomide işler yolunda gitmesine rağmen sürecin sivil paşaları özellikle beşli çete (TİSK-TESK-TOOB-TÜRKİŞ-DİSK)aktif rol oynamışlardı. Çok sonraları dönemin TİSK başkanı “rejim sorunu yoktu, patronların çıkarları zedelenmişti” açıklaması yapacaktı.

Yapılan her icraat, her etkinlik mizansel katkılarla görsel medyada yayınlanarak halk tedirgin ediliyordu. Meşhur Kudüs gecesi sonrası Sincan’da yürütülen tanklara atfen “demokrasiye balans ayarı” açıklaması yapılmıştı.

28 Şubat adım adım gelmişti; hem de kolektif bir şekilde. Sivil ayağının asker ayağından daha fazla olduğu gerçeğiyle.

TABULA RASAYA “POSTAL” ÇİZİLİYOR.

Yaşanan gelişmelerin ışığında, 28 Şubat 1997'de MGK, Cumhurbaşkanı Demirel'in başkanlığında toplandı.

MGK tarihinin en uzun toplantılarından biri olan, Türkiye'ye siyasal ve sosyal anlamda yeni bir istikamet çizen bu tarihi toplantı, 8 saat 45 dakika sürdü.

Toplantı sonrasında yayımlanan 4 maddelik MGK bildirisinde özetle "Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı yıkıcı ve bölücü grupların, laik ve anti-laik ayrımı ile demokratik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendiklerinin müşahede edildiği" belirtilerek, "Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının uygulanmasından asla taviz verilmeyeceği" vurgulandı

MGK bildirisinin yayımlanmasının ardından, 1 Mart 1997'de askerlerin MGK toplantısına getirerek, hükümetten yapılmasını istediği 20 madde ortaya çıktı. Bu maddelerin arasında, "Temel eğitimin 8 yıla çıkması, imam hatip okullarının meslek okullarına dönüştürülmesi, irticai faaliyetlere karıştıkları için TSK'daki görevlerine son verilen askerlerin belediyelerde istihdam edilmesinin önüne geçilmesi" de vardı.

Hükümet ortağı Çiller, Başkanlık Divanı toplantısında MGK kararları ve uygulanması konusunda TBMM'de genel görüşme açılması için Erbakan ile anlaştıklarını, genel görüşme önergesini hafta başında Meclise sunacaklarını açıkladı. Ancak diğer partilerin sert tepki göstermesi üzerine bu plan uygulanamadı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Demirel, MGK'nın anayasal ve kendine özgü bir kuruluş olduğunu vurgulayarak, "MGK kararlarının uygulanmaması halinde devletin yürümeyeceğini, uygulamayanların sorumlu olacağını" kaydetti.(7) Müesses nizamın tekçi yapısı hortlamış ve Meclis devre dışı bırakılmıştı.

 “TAK” DİYE İSTEDİLER          “ŞAK” DİYE YAPTILAR: BÜYÜK UZLAŞI DÖNEMİ!

Kriz derinleşince 18 Haziran'da Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. Bu istifayla birlikte, korku senaryoları yerini siyaset mühendisliğine bıraktı.

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Tansu Çiller’e değil Mesut Yılmaz’a hükümeti kurma görevi verdi.

Hükumet ortağı DYP'nin Genel Başkanı Tansu Çiller'in başbakan olmasını beklenirken Cumhurbaşkanı Demirel, hükumeti kurma görevini ANAP lideri Mesut Yılmaz'a vermesi herkesi şaşırttı.

Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz'a vermesinin gerekçesini şu sözlerle açıklamıştı: ‘Ben sayısal ağırlığa değil, siyasal ağırlığa baktım"(8) diyerek milli iradenin meşruiyetini tartışmalı hale getirmişti.

SİYASAL AĞIRLIĞIN KAYNAĞI NEYDİ ?

Cengiz Çandar’ın anlatımıyla Hükümetin kalemi Amerika’da kırılmıştı. Meğer 12 Mart 1997’nin cumartesi günü Washington’da dönemin Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın çağrısı üzerine Bakanlık binasının yedinci katında Türkiye ile ilgili bir toplantı yapılmış. Bu toplantı, 28 Şubat kararlarının alındığı MGK toplantısından hemen iki hafta sonra düzenlenmiş. Hatırlayın... RefahYol, haziranda iktidardan gitti. Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle hepsi toplantıdaymış. Türkiye’ye ilişkin olarak ne yapılmalı, o toplantıda konuşulmuş. O toplantıdan çıkan genel eğilim, “doğrudan askerî bir darbe olmadan bu hükümet gitmeli” olmuş.

Abramowitz,  ise “Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde yazılı olmayan bir kod vardır. Erbakan bu kodu bozdu. Amerika, ne yapacağı kestirilemeyen, kontrol edilemeyen müttefikten hoşlanmaz” dedi.(9) Demirel’in kastını ettiği siyasal ağırlığın kaynağı okyanus ötesiymiş meğer.

Refahyol Hükümeti 18 Haziran 1997 tarihinde askeri müdahale sonucu iktidardan indirildi. Ancak darbe süreci, toplumun bütün kanallarına doğru uzanan topyekün bir imha politikasıyla devam etti. Refahyol’dan sonra Anasol-D Hükümeti’nin iş başına getirilmesiyle; “ Komutanların ‘tak’ diye istediği, Anasol-D’nin ‘şak’ diye yerine getirdiği” “büyük uzlaşı” dönemine girildi. Bu dönem insan hakları ihlalleri, ekonomik çürüme ve toplumsal huzursuzlukla çevrelenen bir çöküş dönemiydi.(10)

TEMEL EĞİTİM KANUN TASARISI MECLİSTE GÖRÜŞÜLÜYOR.

Anadolu çocuklarının eğitim yarışında devre dışı bırakılacağı Kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülürken çok sert tartışmalar yaşanır.

Kayseri Milletvekili Ayvaz Gökdemir “Bu tasarı kaynağında, antidemokratik; fiiliyatında ver Kur’an’ı, al hükümeti tasarısıdır. Ne kötü bir alışveriş, ne bedbaht bir alışveriş, ne talihsiz bir alışveriş! (11) diye haykırırken 54. hükümetin düşürülmesi gerekçesinin en net ifadelerini ortaya seriyordu.

Malatya Milletvekili Fikret Karabekmez “Dünya tarihinde ilk defa bir okul başarısından dolayı kapatılıyor. İmam hatip liseleri başarılıysa diğer okulları masaya yatırmanız gerekmez miydi? (12).Mezunlarının merkezi sınavla en iyi okullara girebildiği bir okulu idam sehpasına çıkarmak dünya eğitim tarihinde ilk olmalı.

Tasarı kanunlaştıktan sonra Teşekkür konuşması yapan Milli eğitim bakanı Hikmet Uluğbay konuşmasına şöyle başlar Milli eğitim bakanınız olarak sizlere çeşitli kişiler ve kurumlar adına teşekkürlerimi sunmak istiyorum.(13) diyerek Demirel’in işaret ettiği siyasal ağırlığa selam çakıyordu.

MGK kararlarından en çok tartışılan 8 yıllık kesintisiz eğitim ile ilgili yasa tasarısı, 16 Ağustos 1997'de TBMM'de 242'ye karşı 277 oyla kabul edildi. 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulaması, 1997-1998 eğitim-öğretim yılının açıldığı 15 Eylül'den itibaren uygulanmaya başlandı.

Bu kararlar, dine ve toplumun çoğunluğunu oluşturan dindar kesime karşı alındığı için tesiri ve tahribatı da genel idi.

Bu kararlar, evvela şunu göstermiştir ki; devletin idari mekanizmasında yer alıp, kendini devletin sahibi ve milletin patronu gören kesim, toplumun inanıcını ve değerlerini asla dikkate almamış, hatta hiçe saymıştır. Topluma rağmen, kendi zihniyetini topluma dayatmaya ve topluma şekil vermeye çalışmıştır.(14)

MARKO PAŞA “DEMİREL”

“Derdini Marko Paşa’ya anlat” diye bir deyim vardır. Rivayete göre Marko paşa herkesin derdini dinlermiş ama boş dinlermiş.Yani dert dinler ama derde deva olmazmış. Ayrıca Marko Paşa dert dinlerken lafı yuvarlayıp başka yönlere çekmesiyle ünlüymüş.28 Şubat’ın Demirel’i Marko Paşadan farksızdır. Demokrat olarak lanse edilen dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, o günlerde üniversitelerde okumaları engellenen kız çocukları için "Çok istiyorlarsa Arabistan'a gitsinler" demişti. 28 sürecinde çok dert dinlemişti, ama hiçbirine deva olmamıştı.

ÖNDER VAKFI

Katsayı engelinden dolayı devlet üniversitelerine yerleşemeyen öğrencileri özel üniversitelerde okutmak için yardım severlerin desteği ile “Bu Yıldızlar Sönmesin” diyen ÖNDER, 28 Şubat sürecinde başlayan zulüm ikliminde Viyana’dan Güney Kore’ye, Balkanlar’dan Malezya’ya kadar bir çok ülkeye binlerce öğrenci göndermiştir.

Ülkelerine yürekten bağlı bu öğrencilere; hocaları veya arkadaşları “neden ülkende değil de burada üniversite okumayı tercih ettin” diye sorulduklarında, ülkelerinin itibarına gölge düşürmeme adına “başörtüsü ve katsayı mağduriyetinden bahsetmeyerek yalnızca Avrupa’da okumak istedikleri için geldiklerini ifade ederler.(15)

28 Şubat Post modern darbesini sadece din ve dindara baskı üzerinden okumak eksik bırakmak demektir. Çünkü devlet 1984 tarihinde dönemin Tunceli valisi Kenan Güven Paşa’nın tavsiyesi üzerine “bölgedeki anarşi ve terör olaylarına karşı emniyet supabı olması” gerekçesiyle Tunceli’ye İmam hatip lisesi açar. (16) ve 28 şubat süreciyle birlikte Anayasal düzeni tehdit ediyor gerekçesiyle de kapatır.

Küresel sistemin  “İslâm’ı küresel sistemin önündeki en büyük tehdit” olarak ilan ettikleri ve alelacele Soğuk Savaşı bitirdikleri bir süreçte, bu ülkenin yapması gereken şey, İslâmî kimlikleri ve söylemleri hedef tahtasına yatırarak tarumar etmek değil, aksine, güçlendirecek adımlar atmaktı.(17) Ancak soğuk savaş dönemi alışkanlığı olarak askerin siyasete ve topluma müdahale etmeyi Cumhuriyet’i korumakla eş değer tutması nedeniyle bu mümkün değildi.

Her şeye rağmen bin yıl süreceği iddia edilen bir süreç milletin vicdanında yer bulamadı. Zamanla ordunun siyasetteki etkisi kırıldı ve geriye bin yıl boyunca utanacakları gazete manşetleri ve mizansel televizyon görüntüleri kaldı.

KAYNAKÇA

1-http://adar.org.tr/tr-TR/kose-yazilari/659/28-subat-postmodern-darbe-1

2-Şu İmam Hatipler-Yusuf Güney Akçağ yayınları sayfa 154

3-http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/fikret-bila/28-subat-in-ozellikleri-1527534/

4-http://darbeler.com/2015/05/18/postmodern-darbe-28-subat/

5-http://blog.milliyet.com.tr/soguk-savas-sonrasi-turkiye/Blog/?BlogNo=446906

6-http://www.yenisoz.com.tr/28-subat-postmodern-darbesi-soygun-ve-serden-cikan-hayir-makale-28307

7-https://www.yenisafak.com/gundem/hafizalardaki-kara-leke-28-subat-3164536

8-https://www.dunyabulteni.net/guncel/davutoglundan-28-subat-aciklamasi-h356601.html

9-Cengiz Çandar: 28 Şubat Darbesinde İsrail Var

10-http://darbeler.com/2015/05/18/postmodern-darbe-28-subat/

11- Şu İmam Hatipler-Yusuf Güney Akçağ yayınları sayfa:168

12-a.g.e sayfa:200

13-a.g.e sayfa:210

14-https://dogruhaber.com.tr/yazar/mali-doyar/7387-28-subat-kararlariyla-egitime-buyuk-darbe-vuruldu/

15- Şu İmam Hatipler-Yusuf Güney Akçağ yayınları sayfa:233

16- Şu İmam Hatipler-Yusuf Güney Akçağ yayınları sayfa:129

17-http://www.barandergisi.net/iktibaslar/28-subat-darbesi-ve-yikimi-h3930.html/yusuf kaplan

 

 

 

 

 

 

Bu yazı toplam 235 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.