RİSÂLE-İ NÛR'DA TEVHİD EĞİTİMİ / Köşe Yazısı - Lütfü BAŞLİ

14.7.2015 13:21:30
Lütfü BAŞLİ

Lütfü BAŞLİ

 
RİSÂLE-İ NÛR'DA TEVHİD EĞİTİMİ
 
Sekülarist bir inanç sisteminden ve anlayışından uzak olarak dünyevî normlara çok değer biçilmediği ve insanlığın daha ziyâde doğayla iç içe bir hayat sürdürdüğü eski çağlarda bireyler, mukaddes olan ve uhrevî olanla bağlarını kuvvetlendirmişlerdir.
Tefekkür bâbında değerlendirilecek olan bu yaklaşım, zihinlerin daha berrak olmasını sağlamış ve nihâyet daha sağlıklı bir inanç ve hayat felsefesi inşa edilmiştir. Keza bireylerin uğraşacağı çok fazla şeyin olmaması, onların zihinlerinde bir bütünlük sağlamış ve bu bütünlük sayesinde eşyaya Allah adıyla bakmayı başarabilmişlerdir. Yani insanların sahip olduğu temel değer, evrene ilahi bir bakışla bakmaları olmuştur.
 Bunun yanında değinilmesi gereken bir diğer husus ise hakikat arayışıdır. İlkçağlardan itibaren insanlar eşyayı, kendilerini ve kâinatı anlamlandırma arayışı içine girmişlerdir. Kim oldukları, kâinatın bir yaratıcısının olup olmadığı hususlarında düşünme eylemi gerçekleştirmişlerdir. Dolayısıyla ilmî gelişim bu hakikat arayışları çerçevesinde ilerlemiştir.
Hatta birçok bilim bu hakikatleri ortaya çıkarmak için meydana gelmiştir. Gökyüzüyle ilgili yapılacak astronomik çalışmalar tamamen bu ilahî düzeni anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik gerçekleşmiş; gök cisimleri ve onların hareketleri dönemin düşünürleri tarafından "ilahî" olana referansla açıklanmıştır.(1) Zamanla toplumlar, teknolojik gelişmeler vesilesiyle modern bir hal almaya başlamışlardır. Modernleşmeyle birlikte insanların düşünce yapılarında değişimler meydana gelmiştir. Bu düşünce erozyonu ilkin "hakikat arayışını" kaybetmelerine neden olmuştur. Burada hakikat arayışından kasıt; dünyada neden bulunduğumuzu anlama, bulunuş amacımıza göre neler yapmamız gerektiğini sorgulama, evrenin bir yaratıcısının olup olmadığı, var ise bizden ne beklediği, insan olarak bu dünyada ne yapmamız gerektiği hususlardır(2).
İşte insanlık, yaratılışındaki bu ‘ilâhî kodlardan’ yani "hakikat arayışı" çizgisinden saptığı için sebeplere yoğunlaşmış ve nihayetinde de asıl olan değerlerden koparak bu duruma gelmiştir. Eskiden bilimlerin ortaya çıkış sebebi ilahi olanı anlamak iken bugün olayların meydana geliş şekilleri üzerine durulmaktadır.
Bütün bu olumsuz tabloyu müteakip maalesef bilim anlayışımız da bu gelişim ve değişime ayak uydurmuş ve tamamen hakikat iddialarından soyutlanarak amaçsız bir şekle bürünmüştür. Kısacası malumat üzerine malumat edinirken aslında kendimizi ve amaçlarımızı kaybetmiş bir haldeyiz. Çok şey biliyoruz; ancak bildiğimiz şeylerin neye tekabül ettiği ya da ne anlam ifade ettiği hususunda hiçbir şey bilmiyoruz. (3)
 Üstad, tevhiddeki hakikati bir eserinde şöyle tarif etmektedir: “Allah'ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî her şey onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve "Lâ ilahe illallah" kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnad etmek, hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci' tanımak ve her şeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikatı onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.” (Emirdağ Lahikası-1 (203))
 
Bediüzzaman Said Nursi de işte tam böyle bir dönemde tarih sahnesinde görülmeye başlamıştır. Tevhidde takip ederken esinlendiği kaynak;“İmam-ı Rabbanî de ona gaybî bir tarzda "Tevhid-i kıble et!" demiş; yani "Yalnız bir üstadın arkasından git!" O çok yaralı Eski Said'in kalbine geldi ki: "Üstad-ı hakikî Kur'an'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur." diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garib bir tarzda sülûke başladılar.”(Mesnevi-i Nuriye 7)
İçinde bulunduğu şartlarda bu durumun farkına varmış ve buna çözüm yolları aramaya başlamıştır. Bütün çabası kaybedilen ontolojik değerleri yeniden bize kazandırmak, Kur'anî bakış açısı ile bakışlarımızı değiştirmek ve bu zihniyete karşı çıkmak olmuştur. Bu durumu muhtelif tüm eserlerinde işlemiştir. Bu yönüyle oluşturduğu eserlerle diğer tefsirlerden ayrı bir yol çizmiştir.  Risale-i Nur, Kur’ân’ın bu asra bakan bir tefsiri ve açıklaması olduğu için, Kur’ân’ın üslubunu örnek almış, ağırlıklı olarak temsil ve örnekleme metotlarını kullanmış, işlediği konuları da insanların anlayacağı şekilde ifade etmiştir.
 
Risale-i Nur’da Üstad sanki kendi iman yolculuğunu, Kur’an'dan kendi kovasına doldurduklarını bizimle paylaşıyor. Eserlerinde imanı tahkik etmenin örnekliğini yapıyor. İmanın hak olduğunu çok çeşitli delillerle gündemimize taşıyor. Eserlerinin her zerresinde tevhid bilincini aşılamaya çalışıyor. Üstadın bizzat kendisinin bu eserlerin farkına dikkat çektiği bir kaç alıntıyı gösterecek olursak; "Evliya divanlarını (tasavvuf kitaplarını) ve ulemanın kitaplarını çok mütalaa eden bir kısım zatlar tarafından soruldu: "Risale-i Nur'un verdiği zevk ve şevk ve iman ve iz'an, onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?" Elcevab: Eski mübarek zatların ekser divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri, imanın ve ma'rifetin (Allah'ı tanımanın) neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında imanın esasatına(esaslarına) ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı îmân (iman rükünleri) sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına, şiddetli ve cemâatli bir sûrette taarruz var. O dîvânlar ve risâlelerin çoğu hâs mü'minlere ve ferdlere hitâb ederler, bu zamanın dehşetli taarruzunu (saldırılarını) def' edemiyorlar. Risâletü'n-Nûr ise, Kur'ân'ın bir ma'nevi mu'cizesi olarak, îmânın esâsâtını kurtarıyor ve mevcûd îmândan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak burhânlar (deliller) ile îmânın isbatına ve tahkîkine (sağlamlaşmasına) ve muhâfazasına ve şübehâttan (şüphelerden) kurtulmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilaç gibi lüzûmu var olduğunu, dikkatle bakanlar hükmediyorlar. (Kastamonu Lahikası)”
 
"Tefsir iki kısımdır: Birincisi, malum tefsirlerdir ki Kur'an'ın ibaresini, kelime ve cümlelerinin manalarını beyan, izah ve ispat ederler. İkinci kısım tefsir ise Kur'an'ın imanî hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan, ispat ve izah ederler. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zahir malum tefsirler, bu kısmı bazen mücmel (çok kısa) bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannit feylesofları susturan bir manevi tefsirdir.(Şu'alar, s.434)”
Yukarıdaki alıntılarda da bahsedildiği gibi Risale-i Nur iman ve tevhid konularından yola çıkarak insanları iki dünyada da saadete ulaştırmayı amaçlamıştır. “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise saadet-i dareyni iktizâ eder” der Bediüzzaman Hazretleri. Bu ifadesiyle; hasretini çektiğimizin adını koymuş ve hayalini kurduğumuz, vasıl olmak için perişan olduğumuz o mutluluklar ülkesinin adresini göstermiştir bize. Materyalist eğilimlere karşı dimdik ayakta durarak; kâinat kitabını imanla okumamızı, tevhid esaslı tefekkürü sağlayıp ve tahkiki imana ulaşmamızı sağlamaya çalışmıştır. Ve bunda büyük oranda da başarılı olmuştur. Acaba Üstad bu başarıyı nasıl elde etmiştir ve bunu eserlerinde nasıl işlemiştir? Bu soruyu Üstadın Risale-i Nur’da İman ve Tevhit konularını hangi metotlarla işlediğini ele alarak cevaplamaya çalışacağız.
 
1. Eserden Müessire Gitme: Allah’ı tanımanın en sağlam ve güzel yollarından birisi "eserden müessire" doğru gitmektir. Yani eserlerinden hareket ederek eser sahibini tanımaktır. Bu yüzden kâinat ve içindeki sanatlar hepsi birer penceredir, bu pencerelere iman gözü ile bakılırsa, marifet şuaları parıldar. Her bir eser üstünde Allah’ın isim ve sıfatları tecelli eder. İnsan bu tecellileri takip ederek kaynağı olan Allah’a ulaşır. Bu tecelliler içinde Allah’ın bin bir ismi tecelli eder; her meslek ve meşrep sahibi bu isimlerden birisini esas alır ve o ismin gözlüğü ile kâinata ve eserlere bakar. O isme yapışır ve o ismin tecelli ipi ile Allah’a ulaşır. İşte eserler üstündeki bu marifet parıltılarını düşünmek ve okumak tefekkür oluyor ki, Risale-i Nurların bütün parçaları bu minval üzere gidiyor. Yani Risale-i Nurlar eserden müessire metodunu esas alıyor(4). Bunu Risalelerden küçük bir örnekleme yapacak olursak;
 
Sivrisineğin gözünü halk eden, Güneş'i dahi o halk etmiştir. Mektubât ( 468 )”
 
“Pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiye'yi de o tanzim etmiştir. Mektubât ( 468 )”
 
Görüldüğü gibi eser; ustasını, sanat; sanatkârını, resim; ressamını akıl gözü ile insana göstermektedir. Bu manalarla insana şu fikir verilmektedir:“Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul veya aklını imanla başına al, Kur'ânı dinle. Şualar ( 200)"
2. Tabiat Olaylarını Örnek Gösterme: Risale-i Nur'un birçok yerinde rastladığımız tabiat, Üstadın gözünde sıradan ve kendiliğinden bir şey değildir. Hele ruhsuz maddelerden oluşmuş bir terkip asla değildir. O'na göre tabiat bir "kitap"tır. O bir kitabın okunması gibi okunmalıdır ya da okunmayı beklemektedir. Bu öyle bir okuma biçimidir ki, nasıl insan indirilmiş bir kitap olarak Kur'an'ı okuyarak Allah'a ulaşırsa, tabiat kitabını da okuyarak ulaşabilir. Onun sözleriyle kâinat, "kitab-ı kebir" (büyük bir kitap), Kur'ân ise onun "tefsiri"dir.  
Bir başka deyişle kâinat ve tabiat, Allah'ın isimlerine bir "ayna"dır. Burada her şey Allah'ın güzel isimlerini yansıtır. "Kâinat bir aynadır. Her mevcudatın mahiyeti dahi birer aynadır. Kudret-i Ezeliye ile icad-ı ilâhîye maruzdurlar. Her bir mevcud, bir cihetle şems-i Ezelinin bir isminin bir aynası olup bir nakşını gösterir. Kâinatta hiç bir şey kendi başına bırakılmış değildir. Külli bir kanuna itaat vardır. Bu "Sünnetullah, adetullah"tan başka bir şey değildir. Onu yaratan ona bir de şekil vermiştir. Zerreden güneşe kadar belirli bir düzen içinde hareket eden kâinat, bu yönüyle de Allah'ın varlığına tanıklık eder.
Konumuza en iyi örnek olarak bahar mevsimiyle tüm canlıların tekrardan haşr olmasını anlatan onuncu sözün dokuzuncu hakikattir: "Haşr-i baharîde görüyoruz ki, beş altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanât ve nebâtâttan üç yüz binden ziyâde envâı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde icâd ediyor. Halbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken, kemâl-i imtiyaz ve teşhis ile, o kadar sürat ve vüs'at ve suhûlet içinde, kemâl-i intizam ve mîzan ile, altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kâbil midir ki, bu işleri yapan Zâta birşey ağır gelebilsin, semâvât ve arzı altı günde halk edemesin, insanı bir sayha ile haşredemesin? Hâşâ!" Bu hakikatte, baharın gelişiyle beş altı gün gibi kısa bir sürede toprak altından üç yüz binden fazla bir canlı topluluğu yeşermeye ve canlanmaya başlıyor. Bu kadar canlının ortaya çıkması ve yeşermesinde de herhangi bir karışıklık ve herhangi bir aksaklık yaşanmamaktadır. Her şey yerli yerinde ve bir düzen içerisinde meydana gelmektedir. Üstad, bu kadar canlıyı kısa bir süre içerisinde ve her şeyi olması gerektiği şekilde yaratan Rabbimizin evreni de kısa bir şekilde yaratacağını ispatlamış oluyor.  
3. Gözlem Yapma ve Akıl Yürütme Metodu: Risalelerde iki çeşit gözlem metodu kullanılmıştır: Birincisi; kâinat kitabını dikkat ve ibretle, derin fikir ve ince bir nazarla temaşa etmektir. Bu metodla kâinatın bize Allah’ı gösteren bir muvahhid ve muarrif olduğu sonucuna varılır. İkincisi; hayat mektebinde, tecrübelerin ışığında gerçekleri görmek ve bizzat yaşamaktır. Bediüzzaman, hayat mektebinden büyük dersler almış, hakimane düsturlar çıkartmış, gördüklerini, süzdüklerini ibret dersleri ve hayat mektebinden süzmeler olarak eserlerinde kaleme almıştır. “Evet, kemik gibi kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş (nakışlı), müzeyyen (süslü) bir çiçek ve gayet musannâ (sanatlı) ve murassâ (süslü) bir meyve, elbette gayet San'atperver, mucizekar ve hikmettar bir Sâniin (sanatkarın) mehâsin-i san'atını (sanatın güzelliklerini) zîşuura (şuur sahibine) okutturan bir ilânnamedir(Sözler, s.68)”. Üstad bu örnekte gözlem yaparak, gözlem sonucunda elde ettiği verileri akıl yürütme yoluyla işlemiş ve buradan yola çıkarak Cenab-ı Hakk'a ulaşmıştır.
4. Hikâyeleştirme Metodu: Risalede birçok konu hikâyeleştirilerek insanların daha kolay bir şekilde anlamalarını ve paylarına düşeni almalarını sağlamaya çalışmıştır. Hikâye tekniği sayesinde zor konular kolayca anlatılır, hatırda kalacak bir etkiye kavuşur. Kutsal kitaplardan kaynaklanan dini hikâyeler, çok daha yüksek etkiye sahiptirler. Hangi zamanda olursa olsun, onları okuyanlar veya dinleyenler, onlardan kendi hayatları için yardım sağlayabilirler.  Bunun dışında günlük yaşantıyla benzerlik arz eden hikâyelerin kişinin tecrübeleriyle örtüşmesi durumunda sanıldığından daha fazla tesir bırakabilir.
Bediüzzaman da eserlerinde en zor konuları anlatırken bile, sık sık yaşanması muhtemel olayları konu edinen hikâyelerle meselenin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Kendi ifadesiyle; “Risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem hakaik-i İslâmiye ne kadar makul, mütenasib, muhkem, mütesanid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin manaları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinaiyat kabîlinden yalnız onlara delalet ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir. (Sözler 48)" diyerek anlatımındaki hikâyeleştirmenin önemine vurgu yapmaktadır.
  Risalelerin adeta mihveri durumundaki "Sözler" adlı eserinde neredeyse her bir konuyu bir veya daha fazla hikâye ile zenginleştirerek aktarmaktadır (5). Bunun en güzel örneğini Haşir risalesinde görmekteyiz. Haşir risalesinde;
 
" Birâder, haşir ve âhiretin basit ve avâm lisâniyle ve vâzıh bir tarzda beyânını istersen; öyle ise şu temsilî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle:
 
Bir zaman, iki adam, Cennet gibi güzel bir memlekete (Şu dünyaya işarettir.) gidiyorlar. Bakarlar ki herkes ev, hâne, dükkân kapılarını açık bırakıp, muhâfazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para, meydanda sahipsiz kalır.
 
O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasb ediyor. Hevesine tebâiyet edip her nevi zulmü, sefâheti irtikâb ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki: Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin, beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat, intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehâlet et" dedi. Fakat, o sersem inad edip dedi:
 
"Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahipsizdir; herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men edecek hiçbir sebep görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım" dedi. Hem, feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münâzara başladı. Evvelâ, o sersem, dedi:
 
"Padişah kimdir; tanımam?"
 
Sonra, arkadaşı ona cevaben, "Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz, bir harf kâtipsiz olamaz; biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendifer Haşiye gaibden gelir gibi, kıymettar, musannâ mallarla dolu gelir. Burada dökülüyor, gidiyor. Nasıl sahipsiz olur? Ve her yerde görünen ilânnâmeler ve beyânnâmeler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? Sen, anlaşılıyor ki, bir parça firengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun, hem de bilenden sormuyorsun. İşte, gel; en büyük fermanı sana okuyacağım…"
Bu hikâyede bir ahiret inkârcısı, bir de bunu ispatlamaya çalışan iki kişi bulunmaktadır. Bunlar bir Padişah'ın, bir Melik'in memleketi içindedirler. Risale'de anlatılan hikâyede ahireti inkâr eden kişi sorumsuzca söz konusu ülkenin mallarını çalmakta, onları kullanmakta ve onlara zarar vermektedir ve bu davranışlarının bir karşılığı olmayacağını bu yaptıklarından sorguya çekilmeyeceğini iddia etmektedir. Diğer arkadaş ise onu bu sorumsuzluktan vaz geçmesi için uyarmakta, bu yaptıklarının bir karşılığı olacağını Padişah'ın bu yaptıklarından ötürü onu sorgulayacağını söyleyerek onu sorumluluk içinde davranmaya çağırmaktadır. Haşir Risalesi bu temel hikaye üzerine kurulmuştur ve bütün bu delillendirme, karakterler ve risale boyunca yapılan açıklamalar bu hikaye üzerinden yapılmaktadır. Nitekim daha sonra inkârcıyı ikna etmek için sunulan on iki suret bu hikâyede anlatılan hakikatlerin geniş açıklamasıdır (6).
 Risale en başta anlatılan bir kıssa/hikâye üzerine kurulmaktadır. Görüldüğü gibi bu canlandırma veya kıssa bir sahneleme ve diyalog çerçevesinde ahiretin, yeniden dirilmenin ve hesabın olması gerektiğini bir olgusal durum taklid edilerek aktarılmaktadır.
5. Soru – Cevap Metodu: İnsan daima hem eğitmeye ve hem de öğretmeye namzet; aynı zamanda eğitilmeye ve öğretilmeye muhtaç olduğu için, bazı zamanlar bu merakını çeşitli sorular sormakla ve bu sorulara aradığı cevaplarla gidermeye çalışır. Eğitim ve öğretimde, kişiye sorulan ve karşılığında verilmesi istenen cevaplarla bir şeyler kazandırmak için soru-cevap metodu uygulanmaktadır. Soru-cevap metodu uygun bir şekilde kullanıldığı zaman, kişilerin zihin yeteneklerini geliştirir. Bu metot, bilgi, kavrama, uygulama, analiz, sentez, değerlendirme düzeylerindeki her tür öğrenmeler için rahatlıkla kullanılabilmektedir. Soru-cevap metoduyla, kişilerin düşünceleri uyarılabilir, düşünmeye yön verme, sonuçların nedenlerini açıklayabilme, kişileri kendi kendilerine değerlendirmeye cesaretlendirme ve muhakeme yürütme, bu metodun diğer üstünlükleridir.
Bediüzzaman da bu metodu Risalelerde sıkça kullanmaya çalışmıştır. Eserlerin pek çok yerinde sorular ve onlara verilen cevaplarla karşılaşmak mümkündür. Zaten Bediüzzaman'ın İstanbul'a ilk ayak bastığı zamanlarda Şekerci Hanı'nda kaldığı odanın kapısına "Burada her suale cevap verilir, her müşkül halledilir, fakat sual sorulmaz" levhasını asmasıyla bu konudaki genel tavrını belirlemiş oluyordu. Özellikle "Mektubât" adlı eserin önemli bir kısmı, gelen sorulara verilen cevapları ihtiva etmektedir. (7)
Bediüzzaman bazen de karşısına olumsuz fikirleri yüklenmiş bir "şahs-ı manevi" alarak, sorulması muhtemel soruları ona sordurup verilmesi gereken cevapları sıralamaya çalışmıştır. Bu kişi bazen de "şahs-ı farazî" olarak tahayyül edilmektedir. Bu meyanda şu ifadeler çok ilginçtir: "Ben, o Eskişehir hapishanesindeki müşâhede ile meşgul iken sefâhet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi: Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma.” Ben de cevaben dedim: Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalâlet ve sefahete atılıyorsun. Kat’iyen bil ki, senin dalâletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve mâdumdur. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır…” Alıntıda da görüldüğü gibi Üstad, insanların daha derin düşünmelerini, onların hakiki imana ulaşmalarını ve tevhit bilincini kazanmalarını sağlamak için o doğrultuda sorular sorarak sonrasında kafalarda oluşan soru işaretlerine yine kendisi cevap vermektedir.
6. Karşılaştırma Yapma: Bu metod ile zıt düşünceler, farklı yaklaşımlar yan yana getirilir. Fikri, ilmi ve tecrübî eleklerden geçirilir, tartılır. Dirayetli bir mantık silsilesi içinde iman ve küfrün mahiyeti, İslam ve Batı medeniyetlerinin esasları, Kuran ve felsefenin şakirtleri karşı karşıya getirilir. Aklın hakemliğinde, vicdanın murakıplığında, dimağ laboratuarında meseleler fikir süzgeçlerinden geçirilir; sonuçta iyi ve güzel bütün parlaklığıyla ortaya çıkar. Üstad: “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz. Öyleyse nihâyet derecede muntazam olan şu memleket de hâkimsiz olamaz.”der. Ve devam eder, “Allah vardır. Yer, gök ve içinde ne varsa O’nundur. Ben de O’nunum” Bu ifadelerle artık, kul ile Rabbi arasında bir bağ oluşturmaya çalışmaktadır. Ve karşılaştırma yöntemiyle bunu başarmıştır.
Sonuç itibarıyla Üstad, tevhidi tebliği yapmak için yukarıda sayılanlar dışında da birçok metot kullanmıştır. Biz bu yazımızda Üstadın eserlerinde uyguladığı metotlardan ilk bakışta göze çarpanlardan birkaç tanesini ele almaya çalıştık. Burada önemli olan Üstadın tevhidi tebliğdeki takdire şayan gayretidir. Üstad: "Bana: "Sen şuna buna niçin sataştın?" diyorlar. Farkında değilim karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir kıymet ifade eder mi? (Asa-yı Musa 262 )” diyerek tevhit mücadelesindeki amacını, gayretini ve yöntemini ortaya çıkarmıştır. Uyguladığı yöntemlerle birçok insanın; iman ile tevhide, tevhid ile Âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslimi, teslim ile Rahman ve Rahim olan Cenab-ı Hakk'a tevekkül etmeyi ve tevekkül ile saadeti dareyni dediğimiz her iki dünyada da saadet içerisinde yaşamasınaRabb-i zü'l-celâl'in inâyetiyle vesile olmuştur.
 
 
Lütfü BAŞLİ
 
 
Dipnotlar
1.      Z.B. SARIYILDIZ, Risale-i Nur Eğitim Çalıştayları, Merak Yay., 2013, s.215-216 
2.      a.g.e., s.216
3.      a.g.e., s.216
4.      Sorularla Risale, Eserden Müessire, 04.03.2015.
5.      Yrd. Doç.Dr. S. GÖZÜTOK, Eğitim Metodları Bağlamında Risale-i Nurlar,  
6.      Doç.Dr. M. PAÇACI, Ankara Üni. İlahiyat Fak., Haşir Risalesi Bağlamında İnsan ve Dünya Ötesi Hayat.
 
7.      A.g.e.,

Bu yazı toplam 7532 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.