İSMAİL R. FARUKİ’NİN “TEVHİD” KİTABI ÜZERİNE / Köşe Yazısı - İsmail ULUÇAY

19.4.2016 08:21:38
İsmail ULUÇAY

İsmail ULUÇAY

 İSMAİL R. FARUKİ’NİN “TEVHİD” KİTABI ÜZERİNE

“Diyoruz ki bu kitap(Faruki’nin “Tevhid” kitabı) herkesin cebinde olacak, bu kitabı maddi bilgi almak için okumayacaksınız, bu kitabı özümsemek üzere okuyacaksınız. Bu kitabı her gün bir sayfa, birkaç sayfa okuyacaksınız. Bu kitabı okuduktan sonra sizin bu kitaba katkılarınız neler olabilir, 'kitabı nasıl çoğaltabiliriz' e bir yanıt bulacaksınız. Trende okuyacaksınız, vapurda okuyacaksınız uçakta okuyacaksınız, ama bunu özümseyeceksiniz. Ansiklopedik bilgi almak için okumayacaksınız” Atasoy MÜFTÜOĞLU

İlminin zekâtını canıyla ödemiş müstesna âlimlerimizden birisidir Faruki. Küfrün, imana olan tahammülsüzlüğünün timsallerinden… Ne bir cana kıymıştı, ne eline silah almıştı; lakin kalemiyle küfrün nasırlı ciğerine dokunmuştu ya. Katli için bu kâfiydi!

“Bilginin İslamileştirilmesi” adlı eseriyle Batı’nın bilim anlayışının İslamiyet’e uymadığını ve Müslümanların Kur’anî bir bilim tasavvuru geliştirmesi gerektiğini vurgulamış, İslamiyet’in bilime bakışını, Batı bilim anlayışının yanlışlarını, Müslümanların bilim anlayışının ıslahı konusunda neler yapması gerektiğini satır satır sıralamıştı.

“Tevhid” kitabı da “Bilginin İslamileştirilmesi” eseri kadar sarsıcı bir güce sahiptir. Yazarın eserinde beyan ettiğine göre; İslam, Allah’tan gayrı tüm otoriteleri reddetmek ve ilahlığı yalnızca Allah’a tahsis etmektir. İşte din tamamen bu önermenin üzerine kuruludur. Allah’a teslim olan kul elbette Allah’ın emir ve yasaklarına riayet edecektir.

Nasıl ki efendilik-kölelik ilişkisinde, kölenin efendisinin emir ve isteklerini yerine getirmeyip sadece dille “İman ediyorum ki; sen benim efendimsin.” demesi nasıl ki mümkün değildir. Efendisinin otoritesini kabul ve ikrar eden bir köle,nasıl ki efendisinin emirlerini yerine getirmek zorundadır; öyle de kul, Allah’ın emir ve yasaklarına göre davranış sergilemelidir. Bu küçük misalden de anlaşılacağı üzere iman, ameli gerektirir. Faruki’ye göre Allah’ın ilahlığına iman eden kişi, emir ve yasaklarına da riayet edecektir.

Kitabın detaylarına yoğunlaşacak olursak; İsmail R. Faruki, Tevhid inancını kendince belli ilkeler altında inceler; tarih ilkesi, metafizik ilkesi, ahlak ilkesi gibi. Bahsedilen ilkelerde ise göze çarpan iki etmen vardır; birincisi her türlü ırkçılığın Tevhid inancına ters olduğu; ikincisi ise İslam’ın itidalden yana olduğu.

Irkçılık-Tevhid Uyuşmazlığı

“İmam Humeyni derste öğrencilerine ‘Tevhid nedir?’ diye sorar. Öğrenciler kendilerince cevap verirler. Bazı öğrenciler Tevhid sözcüğünün ne anlama geldiğini söyler, bazıları Tevhidin kaidelerini sıralar. Cevaplar böylece devam eder; fakat Ayetullah Humeyni hiçbir cevabı kabul etmez. Öğrencilerine hitaben şöyle bir soru sorar: ‘Siz arkadaşlarınızla bazı konuları hararetle tartışırsınız. Aranızda bazı konularda ihtilafa düşersiniz. Uyuşmadığınız noktalar olur. Peki, sonra ne yaparsınız?’  Öğrenciler şöyle cevap verir: ‘Gider kantinde hep beraber çay içeriz.’ Duymak istediği cevabı alan İmam Humeyni, öğrencilerine: ‘İşte Tevhid budur.’ der.”

Yukarıdaki anekdotun kitabi bir kaynağı yok, maalesef. Kim bilir, belki de bir efsaneden ibarettir; ama Faruki’nin kitabında vurguladığı “Tevhid-ırkçılık uyuşmazlığı”nı anlatan mükemmel bir örnektir.

Kur’an’ın inzal olduğu zamana ve ortama mercek tutmakta fayda vardır: Cahiliye anlayışına göre soy bağı insanları birbirine bağlayan tek bağdır. Soyu güçlü olan insanlar ayrıcalık sahibidir, diğerleri ise ezilmeye mahkûmdur. Adalet ve akrabalık arasında seçim yapmak zorunda olanlar her zaman akrabalarını tercih eder hale gelmişlerdir. Öte yandan Yahudiler, tüm insanları kendilerine hizmet etmek için yaratılmış ikinci sınıf insan konumunda görürler. Kendileri ise (hâşâ) Allah’la pazarlık yapabilen ayrıcalıklı ırktır. Güya onlara belirli bir zaman haricinde cehennem ateşi dokunmayacaktır. Hıristiyan ırkçılığının ise bambaşka bir tarafı vardır: Âdem ve Havva’nın yasak meyveyi yemek suretiyle işledikleri günahın tüm insanlara sirayet etmiş olacağı ve bu sebeple insanın günahla doğacağı inanışı vardır. Sırf ırkları dolayısıyla bazı ayrıcalıklara sahip olunacağına inanmak kadar, doğuştan gelen günaha inanmak da ırkçılıktır. Aslında “günahla doğmak” inancı Hıristiyanların günahı meşrulaştırmasına da sebep olur: “Mademki insan doğuştan günahkârdır; öyleyse günah fıtri bir olgudur(!)”

Cahiliye toplumunun yukarda zikredilen ırkçı tutumlara ek olarak bir inanışları daha vardır ki; akıllara zarar! “Erkek çocuklarının üstünlüğü ve kız çocukların lanetli oluşu…” O zamanki toplumda kız çocuğuna sahip olmak rencide edici bir durumdur; hatta kız çocuklarını diri diri gömenlerin olduğu bile rivayetlerde geçer.

Ve nihayet şeytan… Allah’a isyanın sembolü olan şeytanın ilk günahı neydi, hatırlayalım. Elbette ırkçılık! Yaratıcının “Secde et!” emrine verdiği cevap neydi? “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten onu ise balçıktan yarattın.”(Araf;12)  Şeytanın hayrı yaratılış maddesine yüklemesi düpedüz ırkçılıktır. Oysa Kur’an’a göre insanlar içinde en kerim olanı en takvalı olanıdır; kerim olmak ırka veya cinsiyete bağlı değildir[1].  İşte Kitap, tüm bu ırkçı tutumların membaına inmiştir. Hem de o dönemde benzeri bulunmayan bir iddia ile: “Ey insanlar, gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz Allah katında en üstün (kerim) olanınız (ırk ya da soy değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır.” (Hucurat, 13) Kur’an tebliğine göre ırk, cinsiyet, soy, para üstünlüğü belirleyici etken olmaktan çıkmıştır. Zenginler ve fakirler, yöneticiler ve halk yan yana, omuz omuza namaza durur.

“Mutedil Ümmet” Olmak

Yazının başlangıcında da belirtildiği üzere “Tevhid” kitabının ikinci temel unsuru da “itidal”dir. “Böylece sizi orta yolu benimseyen (mutedil) bir ümmet yaptık ki, siz insanlara örnek olabilesiniz, peygamber de size örnek olsun…” (Bakara,143) Bu konuda insanlık sayısız fırkaya ayrılır; tamamen dünyayı benimseyenler, tamamen dünyadan vazgeçenler, Allah’ı şekle bürüyenler, tamamen yok sayanlar, zengin olmayı tümden yasaklayanlar, insanları köle yapıp zenginliği hayatın gayesi haline getirenler…

Sekülerleşen dünyamızın büyük problemlerinden biri de şüphesiz, materyalizm-ruhbanlık çatışmasıdır. Manevi değerleri tamamen bir kenara bırakan anlayışın karşısına dünyadan elini eteğini çekmiş bir anlayışı çıkarmak zehre karşı panzehirle müdahale etmek midir; yoksa yılan zehiriyle hastalanmış vücuda akrep zehri zerk etmek midir? Ruhbanlık, sekülerizm gibi sosyolojik bir hastalıktır. Örneğin bir yandan dış güçler tarafından işgal edilen Hindistan ve benzeri ülkeler; kendi içlerinde de kastlara (sınıflara) ayrılmıştır. Hem üst sınıflar hem de işgalci güçler tarafından ezilen ve sömürülen alt tabaka, Hinduizm’in dünya işlerini tamamen kötü kabul eden ruhbancı doktrinine sığınır. Jainism ve Budizm gibi öğretiler de ruhbani akımdan fazlasıyla etkilenen öğretiler arasındadır.[2]

“İnsan sadece ekmekle yaşamaz”[3] der  (Haşa) Tanrı’nın oğlu ve insanın dünyadan tamamen el etek çekmesi gerekmediğini bildirir. Hıristiyan itikadı ise bu önermeyi küçük bir efsaneyle süsleyerek bağlanımdan çıkarır. Fakat söz konusu Hıristiyanlık meşhur Reform hareketiyle tamamen saf dışı bırakılır, hayattan izole edilir. Hıristiyanlıktan boşalan yeri ise Sekülerizm doldurur. “İnsan zevki için yaşar ve öldükten sonra yok olur.”

İslam’da ise Tevhidi bir itidal söz konusudur. Peygamber, hem bir aile reisidir; hem de bir dini lider. Hem ibadet eder, hem para kazanır. Bazen oruç tutar, bazı günler bayram yapar. Güler ve ağlar. “Ey âdemoğulları her mescide güzel elbiselerinizi giyerek gidin. Yiyin, için; ama israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmış? De ki: Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet günü ise yalnız onlara tahsis edilmiştir. Biz, ayetlerimizi bilen bir kavim için böylece uzun uzun açıklarız”[4]

İnsani ideolojilerin içinden çıkamadığı bir ikilem de eşitliktir. Batı Avrupa toplumları, Afrika ve Asya halklarının hammaddelerini yıllarca sömürmüşlerdir.[5] Diğer taraftan Kapitalizm düzeni; zenginlerin daha çok zenginleşmesi, işçinin de hep fakir kalmasını sağlayan bir sistem ortaya koymuştur. Kolonicilik, emperyalizm ve kapitalizme karşı sunulan düzen (Komünizm) ise bir panzehirden öte başka tür bir zehir niteliğindedir. Tüm mülkiyetin devlete ait olduğu, herkesin devlete çalıştığı, insanın ne kadar çalışırsa çalışsın sabit bir maaş aldığı eşitlikçi fakat kesinlikle adil olmayan insan ürünü bir sistemdir, Komünizm. Her iki ideolojinin panzehiri ise mutedil İslam düzenidir. Çok çalışana da az çalışana da emeği kadarını veren, fakiri ve işçiyi gözetip mülkiyet hakkına saygı duyan İslam düzeni, her işte olduğu gibi ekonomide de itidalden yanadır.

Bu ve benzeri konuların Tevhid başlığı altında ele alındığı Faruki’nin kitabı, Atasoy Müftüoğlu’nun deyimiyle “hergün bir sayfa, birkaç sayfa okunarak özümsenmesi ”  gereken bir eserdir.

Dikkatli okumalar…

.

 

 



[1] Hucurat Suresi,13

[2] İsmail R. Faruki, Tevhid, s 43, İstanbul,2006

[3] Matta 4;4

[4] Araf Suresi,31-32

[5] İsmail R. Faruki, age,s.18

Bu yazı toplam 2143 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
Mustafa Ö ye
19 Nisan 2016 Salı 18:33
18:33
Eleştirinizden dolayı teşekkür ediyoruz. EDİTÖR
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.