MEDENİYET HAVZALARIMIZIN SON DÖNEM BUNALIMLARI / Köşe Yazısı - İsmail ÖNER

6.9.2016 10:11:40
İsmail ÖNER

İsmail ÖNER

 MEDENİYET HAVZALARIMIZIN SON DÖNEM BUNALIMLARI

VE BULANIMLARDAN ÇIKIŞ

Kâhta’dan İslam Medeniyet Havzalarını değerlendirirken aklıma, aldığımız eğitimle, bunu ne kadar değerlendirebileceğimiz, analizlerimizin ne kadar yerinde olabileceği ile ilgili bazı sorular takıldı.

Bir kere aldığımız eğitim, kendi medeniyet havzalarımızı tanıyabilecek ve onun üzerinden bir düşünce oluşturabilecek nitelikte bir eğitim değil. Çünkü bizler İbn-i Haldun’u tanımadan A. Comte tanımış, Evliya Çelebi’yi tanımadan Macellanla müşerref olmuş bir nesiliz. Sadece biz değil şu anda Asyalı veya Afrikalı hangi genç olursa olsun kendi medeniyet direklerini bilmediği gibi, bütün medeniyet ürünlerinin batılı olduğu düşüncesi içinde dolanıp durmaktadır. Bu sıkıntı uzun yıllar ülkemizin aydın tanımlaması yapılan kişiler içinde geçerlidir. Bunu böyle olmadığını ispatlamaya çalışan birçok münevver de pek çok sıkıntıya maruz kalmıştır. Mehmet Akif, Said Nursi, Nurettin Topçu, hatta daha yerelde Kâhtalı Hacı Üzeyir Efendi gibi…

Aslında burada İslam Medeniyeti havzaları ile ilgili kendi penceremden bildiğim kadarıyla bazı tespitlerimiz paylaşmak daha yerinde olurdu. Ancak gerek kendim ve gerekse çevremde okumalar yapan arkadaşlarımızın da zaman zaman düştüğü maddeci batıya karşı almış olduğu olumlu tavrın “BEN” anlayışındaki tanımlamada oluşan çelişkiler medeniyetlerimizdeki çalkantıların üzerimizdeki etkisi ile açıklamama neden olmaktadır. Ancak yine de Anadolu Medeniyeti Havzası tüm bunlara rağmen bir umut olarak karşımızda durmaktadır.

Evet, “İslam medeniyeti havzaları” vardır. Birinci havza İslam’ın kendi doğduğu bölge, hicaz bölgesi. Hemen akabinde Bilad-i Şam ve Irak olarak bilinen, daha çok Arap kardeşlerimizin yaşadığı bölgeler. Şu anda bu bölgelere baktığımızda, hem Hicaz hem Irak hem Şam bölgeleri, İslam medeniyetin ilk büyük havzası burada oluştuğu halde, hep birlikte üzülerek belirteyim çöküşüne şahit oluyoruz.

Bu son Irak-Körfez Savaşları ve arkasından işgaller, işgallerden sonra meydana gelen şiddetler ve sonra bahar adı altında Müslümanların başına gelen kışlar. Aslında sadece bu başkentlerin binalarını, kültürü, medeniyeti yok etmedi. Aynı zamanda bu İslam medeniyetinin ilk önemli havzalarının insanlığa ışık saçan bütün yönlerini ortadan kaldırdı. Buradaki bütün ilmi müesseseler yok oldu. Buradaki doku yok oldu. Yani Şiilerle Sünnileri beraber yaşatan, Müslim’le gayrimüslimi, Hristiyan’la, Yahudi’yi, Ezidi’yi, Müslüman’la Müslüman’ı birlikte, barış içerisinde yaşatan bir ahlak ve hukuk çerçevesinde varlıklarını sürdüren o büyük doku yok edildi. Bu havza bir çöküş yaşıyor.

            İslam’ın o medeniyetler kuran ana yolundan uzaklaşan farklı bir düşüncenin hakikati ilk üç asrın tekelinde gören ama kendi hakikatini onlara mal eden, kendisine selefi adını veren ve bunu bir ideolojiye dönüştüren, ideolojiyi kabul etmeyeni tekfir eden, tekfir ettiği insanla savaşmayı Cihat zanneden, başka bir dönüşüm yaşamıştır. Bu coğrafya, İslam’ın doğduğu coğrafya, Medine'den bahsediyorum, Mekke'den, Yemen'den bahsediyorum. Ebu Musa El-Ensari'nin rahmet peygamberinin mesajlarını götürdüğü Yemen'den bahsediyorum. Yahut hemen akabinde Hazreti Ömer'in bizatihi kurduğu Bağdat'tan söz ediyorum. Bütün bu medeniyet havzasında üzülerek söyleyeyim bugün bir çöküş yaşanıyor ve ayağa kalkmayı bekliyor.

            Anadolu İslamiyet’i yeniden ayağa kalkacak ve yeniden ayağa kaldıracak, bütün İslam ümmetini zilletten kurtaracak. Bizi yeniden tarihte olduğumuz gibi o izzetli konumumuza çıkaracak diye bir umut içerisinde olduklarını hiçbir zaman unutmamalıyız. Bu umudu bir hayalden çıkarıp gerçeğe oturtacak olan da yine bizleriz. Bu amaçla bu Anadolu coğrafyasında okumuş ve yazmış şahsiyetleri tanıyıp tarihe düştükleri notları anlamlandırıp neslimize yaymalıyız. Bu maksatla derginin bu sayısındaki yazıya Nurettin TOPÇU’nun tespitlerini eklemeyi düşünüyordum. Ancak bundan vazgeçip Kınalızade Ali Efendi’nin bazı tespitlerini paylaşma kararı aldım. Başarı Allah’tandır.

Osmanlılar zamanında yetişen meşhur âlimlerden. Dedesi Abdülkadir Hamidi sakalına kına kullanmakla meşhur olduğu için ‘Kınalızade’ diye şöhret bulmuştur. Abdülkadir Hamidi, Fatih Sultan Mehmed’in hocalarındandır. Ali bin Emrullah, 1516 senesinde Isparta’da doğdu. İlk tahsiline akrabası olan Kadri Efendi’den ders alarak başladı. Sonra İstanbul’a giderek Mahmut Paşa Medresesi’nde Müderris Sinan’dan, Atik Ali Paşa Medresesi’nde Merhaba Efendi’den, bir de Sahn-ı Seman Medresesi’nde Kul Salih Efendi’den ders aldı. Kur’an-ı Kerim ile pek çok hadis-i şerifi ezberledi. Hat sanatında usta olup, etkili hitabeti ve kuvvetli bir hafızası vardı.

Tahsilini mükemmel bir şekilde tamamlayan Kınalızade Ali Efendi, tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde söz sahibi oldu. Şeyhülislam Ebu Suud Efendi tarafından Edirne’deki bir Medreseye tayin edildi. Daha sonra Hamza Bey Medresesi ile Kütahya Rüstem Paşa Medresesi’nde, İstanbul’un çeşitli medreselerinde ve Süleymaniye Medresesi’nde müderrislik yaptı. Bu vazifelerinden sonra da; Şam, Kahire, Bursa, İstanbul kadılığı (1570) ve Anadolu Kazaskerliği (1571) yaptı.
                        Ali Efendi, fen ve hikmet ilminde de iyi yetişmiştir. Felsefeyi de incelemiş, fakat felsefecilerin bozuk fikirlerine kapılmamıştır. Ahlak ilmi üzerine çalışmış, bu hususta yazılan eserleri inceleyip İslam ahlakını esaslı bir şekilde yazmıştır. Kıymetli eserler yazan ve ilmi çalışmalar yapan Ali bin Emrullah Efendi, 1571 senesinde, Ramazan ayının altıncı günü Edirne’de vefat etti.

Kınalızâde Ali Efendi, "Toplum yapısının ana unsurları da tıpkı insan bedeninin ana unsurları gibidir" der. Birinci unsur sudur. Toplumun suyu ulemadır. Toplumun ateş unsuru, savaşçı (muharip)sınıftır. Toplumun havası, tüccar sınıftır. Tarımla uğraşanlar ise, toplumun toprağını teşkil eder. Hayat dört şeyle kaimdir: Su, ateş, hava ve toprak.

SU: Toplumun suyu ulemadır. En geniş anlamda, topluma bilgisiyle hizmet edenler: Âlim ve fakihler, yazarlar, iktisatçılar, hekimler, şairler, müneccim ve mühendisler. Nasıl her canlı sudan yaratılmışsa, toplum denen canlı da bunlardan hayat bulmaktadır.

ATEŞ: Savaşçı (muharip)sınıftır. Bunlar ülkenin iç ve dış güvenliğini sağlar. Muharip sınıfın görevini hakkıyla yerine getirmemesi veya üstüne vazife olmayan işlere girişmesi, toplumun huzur ve sükûnunu alt üst eder.

HAVA: Tüccar sınıftır. Hayatın intizamını temin için tüccar, zaruri malları uzak diyarlardan getirip halkın istifadesine sunar.

TOPRAK: Tarımla uğraşanlardır. Bunlar halkın yiyeceğini, her türlü sebze ve meyve ihtiyacını temin ederler. Bunların çalışması diğer sınıfların çalışmalarından daha ehemmiyetlidir.

Kınalızade, temel meselenin bu unsurlar arasındaki dengenin sürdürülmesi olduğunu söyler. "Bedenimizdeki uzuvlardan birinin diğerlerine üstün gelmesi ve tecavüzü hastalığa sebep olduğu gibi, bu sınıflardan birinin diğerine karışması da kurulmuş olan nizamın bozulmasına sebep olur. Mesela herkes tarımla uğraşırsa askerî güç azalır. Askerler iş hayatına karışırlarsa yine bozuk düzen meydana gelir. Hikâyeye göre hükümdarın birinin bazı vezirleri ;başka beldelerden çok kıymetli taçlar ve mücevherler geldiğini, şayet hükümdar adına bunlar satın alınırsa çok kazanç elde edilebileceğini söyler. Hükümdar şu cevabı verir: Cenab-ı Hak bize saltanat nasip etti. Halkımıza da ticaretle uğraşmak ve bu yoldan rızık temin etmek nimetini verdi. Eğer biz ticaretle meşgul olursak, hükümdarlığı ve devlet idaresini kim yerine getirir? Ticaretle meşgul olanlar nasıl geçinirler?"

 Selam ve dua ile…

Bu yazı toplam 2256 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.