Feridüddin-i Attar / Köşe Yazısı - Hasan UYAR

20.11.2018 21:48:26
Hasan UYAR

Hasan UYAR

Sırlar âlemine uçan kuş idim. 

Alçaktan yükseğe çıkmak istedim 

Sırra mahrem kimseyi bulamayınca,                                                                                                                                                              Girdiğim kapıdan ben yine çıktım

 

                                                        Feridüddin-İ Attar

 

Horasan’ın en önemli dört şehrinden biri olan Nişabur’da 1120’da doğmuş 1229’da Moğollar tarafından şehid edilmiş şair ve mutasavvıftır. Aktarlık mesleği ile meşgul olup aynı zamanda hekim ve eczacı olmasından dolayı “Attar” olarak anılmaktadır. Ferîdüddîn-i Attâr, değişik alanlarda eğitim almış bir eczacı oğluydu. Küçüklüğünde Şadbah kasabasında bir yandan babasının yanında attârlık mesleğini öğreniyor, bir yandan da medrese eğitimi görüyordu. Babasının vefatı üzerine onun yerine geçip, attârlık mesleğini uzun bir süre devam ettirdi. Attârlıkla uğraşırken, bir taraftan da ilim ile meşgul oluyordu. Atarlık mesleğine olan ilgisinden ve duyduğu saygıdan dolayı da eserlerinde “Attar” mahlasını kullanmıştır. Rivayet edilir ki, Bir gün bir derviş, dükkânının önünden geçerken içeri bakıp bir "ah!" çekti. Ferîdüddîn-i Attâr ona, neden baktığını ve niçin ah çektiğini sordu. Derviş: "Benim yüküm hafif. Dünyada hırkamdan başka bir şeyim yok.

Bu dünya pazarından kolayca geçerim. Fakat sen bu kadar ağır yükle kendi başının çaresine nasıl bakarsın?" dedi. Attar ona, "Bu dünyadan nasıl geçip gidersin?" diye sordu. Derviş de: "Hırkayı sırtımdan çıkarır, başıma yastık yaparım, canımı Hakk'a teslim ederim." demesiyle birlikte hırkasını çıkardı ve başının altına koydu, orada canını teslim etti. Ferîdüddîn-i Attâr bu olaydan çok etkilendi. Bu durum karşısında Allah’a olan bağlılığı, dînini öğrenme istek ve arzusu dayanılmaz hâle gelince, attârlığı terk etti. O günden sonra varını yoğunu Allah yolunda sadaka olarak dağıttı ve kendini tamamen İslami ilimlere adayarak Ömrünün geri kalanını ilim, irfan ve ibadetle geçirdi. Batı'dan ve Doğu'dan birçok yazar onun etkisinde kaldı. Mevlânâ daha on yaşlarındayken babasıyla Nişabur'a gittiğinde Attâr ile görüşmüştü. Ferîdüddîn-i Attâr, Mevlânâ'yı görür görmez onun dehasını fark etti ve babasına müjdeledi. Mevlânâ da onu, ilk üstadı olarak kabul etti. Üstadının kendisine ithaf ettiği kitap olan Esrarnâme'yi hayatı boyunca yanından ayırmadı.

Mevlana daha sonraki dönemlerde onun hakkında şöyle demiştir: "Attâr, aşkın yedi şehrini gezdi de, biz ancak bir sokağının dönemecindeyiz!" O kadar merhametliydi ki sarhoşlar bile onun merhametinden payını alırlardı.. Ünü dünyaya yayılan eseri Mantıku’t-Tayr - Kuş Dilinde tekkeye gelen bir sarhoşun hikâyesi vardır. Sarhoş ağlayıp sızlayıp ortalığı karıştırmış, sonunda yığılıp kalmış yere. Tekkenin şeyhi yanına gelmiş ve ''Neden ağlıyorsun? Elini bana ver, kalk!'' demiş ona. Sarhoşun cevabı müthiştir. Bu cevap bir bakıma O’nun mütevazılığının ve Allah’a olan aczi yetini nasılda yüreğinde hissettiğinin bir göstergesidir:

 

''Ey şeyh! Allah sana yardım etsin; elden tutmak senin harcın değil! Sen başını alıp git! Baş aşağı yıkılmak benim payıma düştü! Eğer herkes düşkünlerin elini tutabilseydi, karınca yiğitlik meclisinin başköşesine kurulurdu.

El tutmak senin işin değil, yürü! Ben sayıya geleceklerden değilim, çekil! Ey kendisinden başka bir var olmayan, ey herkesin feryadına ancak kendisi yetişen, benim imdadıma sen yetiş! Düştüm, benim elimi sen tut!'' Allah’u Teâlâ’ya bu münacatı ise onun ruh âlemini oldukça güzel yansıtır. Mantık-ut-Tayr adlı eserinde kuşların diliyle bir Hakikati arayış öyküsü şöyle anlatılmaktadır:  Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler. Toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyk, şahin ve diğerleri vardır. Amaçları, padişahsız hiç bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmektir.

Hüthüt söze başlar ve Hz. Süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların Simurg adında bir padişahları olduğunu söyler. Ama hiç bir kuşun haberlerinin olmadığını, herkesin padişahının daima Simurg olduğunu belirtir. Ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinmediğini ve onun bize bizden yakın, bizimse uzak olduğumuzu anlatır. Simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de Hüdhüd’ün peşine takılıp onu aramak için yollara düşerler. Kuşların hepsi de Simurg’un sözü üzerine yola revan olurlar. Ama yol çok uzun ve menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup hastalanırlar.

Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüthütün yanına varınca kendilerince geçerli çeşitli mazeretler söylemeye başlarlar. Çünkü, kuşların gönüllerinde yatan asıl hedefleri çok daha basit ve dünyevîdir… Örnek olarak, bülbülün isteği gül, dudu kuşunun arzuladığı abıhayat,  tavuskuşunun amacı cennet, kazın mazereti su, kekliğin aradığı mücevher, hümânın nefsi kibir ve gurur, doğanın sevdası mevki ve iktidar, üveykin ihtirası deniz, puhu kuşunun aradığı viranelerdeki define, kuyruksalanın mazereti zaafiyeti dolayısıyla aradığı kuyudaki Yûsuf, Bütün diğerlerinin de başka başka özür ve bahanelerdir….

Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır. Hüthüt söz alır ve şunları söyler. Söyledikleri, ayna ve gönül açısından ilginçtir:

Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu? Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu? Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür.

Simurg’u görecek gözün yoksa gönlün ayna gibi aydın değil demektir. Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatimiz kalmadı. Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil.

O, yüce lûtfuyla bir ayna icat etti. O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun yüzünü gönülde gör!

Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulurlar. Ama yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır. Yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar çeşitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler.

Bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri, ayrıldığı köşkünü özlemesi, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi, himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kuşun sorduğu daha ne kadar yol gidileceği sorusu vardır. Hüthüt hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken yedi vadi bulunduğunu söyler. Ancak, bu yedi vadiyi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir. Hüthütün söylediği yedi vadi şunlardır; 1.Vadi: Nefs,  2.Vadi: Aşk,  3.Vadi: Marifet,  4.Vadi: İnançsızlık,  5.Vadi: Vahdet, 6.Vadi: Dedikodu, 7.Vadi: Ben

1.Vadi: NEFS: Vadiye giren kuşlar şaşırmışlar ki, burası sanki bir cennetmiş. Her şey varmış. Bir anda her şeyi isteyebileceklerini fark etmişler. Hiç sınır yokmuş. Zevke sefaya, bütün emellerine kavuşabilirlermiş. Öyle çok kuş vadinin sihrine kapılmış ki bu vadide bir sürü kayıp vermişler.

2.Vadi:  AŞK: Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplamış. Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanmışlar. Gözleri kör olmuş. Kapılmışlar, sürüklenmişler.

3.Vadi: MARİFET: Her şey güzel gelmiş gözlerine… Simurg Anka kuşunu bile unutmuşlar. Nereye gittiklerinin ne önemi varki. Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü. İlginç nesneler görmüşler, kaya mı ağaç mı ne fark eder ki. Önemsemedikçe düşünmemişler. Düşünmedikçe unutmuşlar. Unuttukça yükleri hafiflemiş, gülümsemeye başlamışlar.

4.Vadi: İNANÇSIZLIK:  Vadiye girdiklerinde birden her şey anlamını yitirmiş. Ne olacakmış ki Simurg’u bulsalar. Kesin öleceklerini iddia edenler olmuş. Bu kadar yolu boşa geldiklerini düşünmeye başlamışlar.

5.Vadi: YALNIZLIK: Vadiye giren bütün kuşları korku salmış. Sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılmışlar. Her biri kendi başına hareket etmiş ve yönünü bulmaya çalışmış. Sanki kimse yokmuş gibi yapayalnız hissetmişler. Oysaki milyonlarca kuş aynı amaç için uçuyorlarmış.

6. Vadi: DEDİKODU:  Vadinin her tarafında fısıltılar duyulmaya başlamış. Kuşlardan biri, Simurg Anka kuşunun tüylerinin yandığını söylemiş. Bir öndeki kuş bunu duymuş, morali bozuk olduğu için Simurg’un, saklanırken, onu görenlere zarar verdiğini söylemiş. En öndeki kuş bunu duyunca Simurg’un toprak olduğunu söylemiş ve birçok kuş geri dönmüş.

7. Vadi: BEN: Kuşlar vadiye girer girmez her şeyi bildiklerini iddia etmişler. Her kafadan bir ses çıkmaya başlamış. Herkesin fikri varmış ve doğruymuş. Sanki milyonlarca farklı yol varmış gibi. Hepsi en önde lider olmak istemiş.

Kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler. Ama pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur, ya aç susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur, ya ağır hastalıklarla geride kalır, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır. Bu sayılan engellerin hepsi de Hakikat yolundaki zulmet ve nur hicaplarıdır. Bu hicaplardan sadece otuz kuş geçer. Bütün vadileri aşarak menzil-i maksutlarına yorgun ve bitkin bir halde uzanan bu kuşlar, rastladıkları kişiye kendilerine padişah yapmak için aradıkları Simurg’u sorarlar. Simurg tarafından bir görevli gelir. Görevli, otuz kuşun ayrı ayrı hepsine birer yazı verip okumalarını ister. Yazılarda, otuz kuşun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler ve bütün yaptıkları yazılıdır. Bu sırada, Simurg tecelli eder. Fakat otuz kuş, tecelli edenin (!) bizzat kendileri olduğunu; yani, Simurg’un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduklarını görüp şaşırırlar. Çünkü kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir.

Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlardır.

Bu sırada Simurg’dan ses gelir: “Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü burası bir aynadır!” Hasılı, otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; artık, ortada, ne yolcu kalır, ne yol, ne de kılavuz...

Çünkü hepsi “BİR”dir. Aynı, aşıkla, maşukun aşkta; habible, mahbubun muhabbette; sacidle, mescudun secdede; bir olması gibi... Aradan zaman geçer, fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp, yokluktan varlığa ererler…

 "Ey Rabbim! Gönlümüze senin hamd bahçende yücelik sıfatlarını öğrenmek nasip oldu. Kıyâmet günü ümidim sende. Dert ve nedametten, pişmanlıktan başka bir şeyim yok ama keremini ummaktayım. Sırat köprüsünde Cehennem'e düşmekten, kereminle ancak sen kurtarabilirsin. Mîzanda ancak sen, lütfunla günahlarımı af ve mağfiret edersin. Nefsimin eline öyle düşmüşüm ki, doğanın eline düşmüş topal serçe gibiyim. Ey Allah'ım! Bu Attâr kulun, senin sevgi ateşinde yanmaktadır. Bana yol göster de sana kavuşayım."

Şehadeti:  Moğollar istilalarında yapmış oldukları büyük katliamların yanında birde bölgede ki tüm medreseleri yağmalamışlar ve insanlığa ışık tutacak birçok kitabı yakmış ve ortadan kaldırmışlardır.

Bu istilalarından birinde, Maveraünnehr’i, bu arada Nişabur’u yağmalarlar. Nişabur’a gelen Moğol askerinin eline esir düştü. Askere halk, (Bu ihtiyarı öldürmekten vazgeçersen, sana bin altın veririz.) dediler. Moğol askeri razı olmuştu. Fakat Feridüddin-i Attar ona, (Sakın beni bu fiata satma. Çünkü kanımın değeri bu değildir.) dedi. Asker de satmaktan vazgeçti. Bir süre sonra başka bir şahıs gelerek askere, (Bu yaşlı zatı öldürmekten vazgeç. Onun kanına karşılık sana bir torba saman vereyim.) dedi. Feridüddin-i Attar, (İşte beni şimdi sat. Çünkü esas fiyatımı buldum. Bundan fazla para etmem.) dedi. Buna sinirlenen Moğol askeri onu 1229’da şehid etti..

 Feridüddin-i Attar’ın bazı güzel sözleri şöyledir.

-Daha ne söyleyeceğim ki? Dalda bir gül vardı, onu da kopardım, söz bitti...

-"Simurg örtüyü kaldırıp güneşe benzer yüzünü gösterdiğinde, yüz binlerce gölge yere serilmişti.. Simurg aleme gölgesini saldığından bunca kuş suretleri meydana geldi.. Simurg apaçık meydandaydı ki aleme gölgesi vurdu.."

-"Sende sevgilinin yüzünü seviyorsan bil ki onun yüzünün aynası gönlündür. -Gönlünü eline al da onun yüzünü gör! Canını ayna yap da onun güzelliğini seyret! "

-"Aramızda nice gizli yollar, canımızda nice sırlar vardır. Zahiren ondan haber sorarım ama hakikatte canım onunla beraberdir."

-"Gönül canın düşmanıdır. Canını terk edip o yola attın mı o yol biter. Can ayak bağıdır aşığa, canını verdin mi perdeyi kaldırır, sevgilinin yüzünü görürsün."

-"A akıllı, sen bana bir parça su ver. Çünkü ben kendi suyumdan bıktım! "

-"Sen en iyisi oraya bir hayli can yangınıyla gönül derdi götür. Çünkü orada hiç kimse sana böyle bir şey gösteremez. Dertle bir ah çektin mi bu ah, yanık ciğerinin kokusunu ta Allah katına götürür.

Onun makamı senin canının ta içidir; canının dış yüzü ise, Allah'ın emirlerini kabul etmeyen nefsindir. Onun makamında bir canının ta içinden ah çekti mi insan her şeyden kurtulur."

-"Sana da canla başla oynamak kolay gelirdi ey nefsim. Şimdi gel de oyunu gör, sanatı seyret! "

-"Ne yapayım, ne diyeyim; yandım, eridim ben. Canım iki âleme de gözünü yumdu. Şimdi İblis' e kıskançlık ateşiyle yanıp yakılıyor. Allah'ın ona lanetle bile olsa hitap etmesi yeterli; değil mi ki lanet bile ondan geliyor. Ama Rabbim bana karşı hiç bir şey buyurmuyor. Buna üzülüyorum, bunun için İblis' i kıskanıyorum."

-"..Artık kim bu konuda bir şey söylerse say ki bir kör gördüğünü anlatıyor; sağır da oturmuş onu dinliyor! "

-"Dil kılıcının aslı sükuttur. Madem ben de sözü tamamladım, susayım bari. Çünkü iş gerek, söz değil. Daha ne kadar anlatıp duracağım ki? "

-"Bundan sonra ne söylesem söylenmemiş say, inci denizin ta dibinde hem de delinmemiş! "

-"Kimdir benim gibi tek ve tenha kalan, denizin dibine daldığı halde dudakları kupkuru, bir damla suya hasret olan?

-Ne bir kimse sırdaşım var, nede bir dostum. Ne kimsenin gönlündeyim, ne kendi gönlümden haberim var. Ne yalnızlığa dayanacak sabrım var, ne de gönlümde halktan uzak kalma sevdası. Altüst oldum ben; dertten derde düştüm.. Varlığımdan hiç bir fayda görmedim. Ne yaptıysam ne söylediysem hepsi bir hiç! "

Eserleri:

Yazdığı eserlerden Tezkiret-ül-Evliyâ hâriç, hepsi manzumdur.

1) Musîbetnâme: Mesnevî türünde yazılmış olan eserde pek çok küçük hikâyeler vardır. Eser, Tarîkatnâme ismiyle Türkçeye tercüme edilmiştir.

2) Esrârnâme: Tasavvuf hakkında olan bu eser, 26 makâleden ibâret bir mesnevîdir. Bu eser de Ahmedî isimli bir zât tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.

3) Mantık-ut-Tayr ve Makâmât-ı Tuyûr: Bu eserde, tasavvufu kuşların ağzıyla anlatan Ferîdüddîn-i Attâr, konuyu küçük hikâyelerle süslemiştir. Esas konu, Ahmed-i Gazâlî'nin Risâlet-üt-Tayr'ından alınmıştır. Bu eser manzum ve nesir olarak birkaç defâ Türkçeye tercüme edilmiştir. Bunların en meşhuru Gülşehrî'nin aynı adla yaptığı manzûm tercümedir.

4) Muhtârnâme: Konulara göre tertib edilmiş bir rubâiler mecmuasıdır. Elli bâbdan meydana gelen eser, İkinci Selîm zamânında Türkçeye tercüme edilmiştir.

5) Cevher-üz-Zât: Allahü Teâlâdan başka her şeyin fânî olduğunu konu alan bir eserdir. 6) Üştürnâme,

7) Bülbülnâme, 8) Bisernâme, 9) Haydarnâme, 10) Deryânâme, 11) Leylâ ve Mecnûn, 12) Mahmûd-u Ayaz, 13) Mahzen-ül-Esrâr, 14) Mazhâr-üs-Sıfât, 15) Miftâh-ül-Fütûh, 16) Vuslâtnâme, 17) İrşâd-ı Beyân, 18) Velednâme, 19) Hırâdnâme, 20) Hayâtnâme, 21) Şifâ-ül-Kulûb, 22) İlahinâme, 23) Kenz-ül-Esrâr, 24) Kenz-ül-Hakâik, 25) Mazhar-ül-Âsâr, 26) Mîracnâme, 27) Misbahnâme, 28) Hüdhüdnâme,

29) Mahfinâme, 30) Kemâlnâme, 31) Tercümet-ül-Ehâdîs, 32) Zühdnâme, 33) Tezkiret-ül-Evliyâ

 

Kaynakça:

http://feriduniattar.blogspot.com.tr

www.erimsever.com/

https://tr.wikiquote.org

http://www.biyografi.net

https://www.ayrintiyayinlari.com.tr/

https://www.antoloji.com

Bu yazı toplam 491 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.