İzutsu’da Kur’an Kavramlarını Anlama Yöntemi / Köşe Yazısı - Esma BOZKURT

17.12.2018 22:18:52
Esma BOZKURT

Esma BOZKURT

İzutsu’da Kur’an Kavramlarını Anlama Yöntemi

 

İslam düşüncesi ve Kur'an semantiği üzerine yaptığı çalışmalarla İslam âleminde tanınan Japon Şarkiyatçı lzutsu, 4 Mayıs 1914 yılında Tokyo'da doğmuştur. Japonya'ya gelen Musa Carullah Bigiyev ile tanıştıktan sonra İslam dinine ve kültürüne ilgi duymaya başlamıştır. 1979 yılında ülkesine dönerek Tokyo'ya yerleşmiştir. Izutsu, hayatının bundan sonraki kısmını telif çalışmalarıyla geçirmiştir. Uluslararası ilim camiasında haklı bir ün kazanan Izutsu, 79 yaşında 7 Ocak 1993 yılında vefat etmiştir.

 

Izutsu’nun bu eseri üç bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde, Semantik Analizin İlkeleri, Dil ve Kültür başlığı altında; Araştırmanın Kapsamı ve Ağırlık Noktası, Analiz Yöntemi ve Uygulamasını açıklamıştır.

 

“Kabile Yasasından İslam Ahlakına başlığını taşıyan ikinci bölümde; Kötümser Bir Dünya Hayatı, Kabileci Dayanışma Ruhu, Kadim Arap Erdemlerinin İslami Hüviyet Kazanması (Cömertlik, Cesaret, Vefa, Doğru Sözlülük, Sabır) konularını açıklamıştır. Ayrıca Temel Ahlaki İkilem başlığı altında cennetlikler ve cehennemlikleri anlatmıştır.

    

“Belli Başlı Kavramların Analizi” başlığını taşıyan üçüncü bölümde ise; Küfr Kavramının İç Yapısı, Küfrün Anlam Sahası, Dinde Riya, Mü’min Kimdir, İyi Nedir, Kötü Nedir? Konularını çeşitli kavram tahlillerini yaparak açıklamıştır.

      

Kitaba bir önsöz düşen Kürşad Atalar, kitabın kimi Kur’an kavramlarını, belirli bir perspektifle yorumlama çabası olarak görmek gerektiğini dile getirir. Bu perspektifin ana çerçevesini de hermenötik yaklaşımın belirlediğini söylemek mümkündür. Burada belirleyici olan, belirli bir dünya görüşünün kavramların anlam alanına müdahil olduğu düşüncesidir. İşte Izutsu da bunu yapmaya ve bir Kur’anî Dünya Görüşü tablosu çizmeye çalışmaktadır. Ancak yaptığı yorumlardan hareketle çalışmasında oryantalist yaklaşıma benzerlik görülür. Dahası özellikle Cahiliye yaşam tarzı ile İslami yaşam tarzının karşılaştırılması yapılırken, Cahiliyye’nin mürüvvesi İslam’ın itaat ve boyun eğmeyi önceleyen kavramlarının karşısına konulmakta ve böylece Cahiliyye’nin mürüvvesi şirin gösterilmeye çalışılmaktadır. Zira kitap, Batılı bir dilde 1950’lerin sonlarında yazıldığından öncelikle Batılı çevrelere hitap etmektedir. Özgürlük kavramının benimsenip zirvede olduğu dönemde bu hitabın nasıl algılanacağı bellidir. Zira Batılı okurun gözünde “teslimiyet” kavramının belirlediği bir dinin çok fazla bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Dolayısıyla, Izutsu’nun kitabını okuyan, özellikle Müslüman okurun, bu hususa dikkat etmesi gerekir.

 

İkinci olarak da Atalar, eserin yöntemsel açıdan da eleştirel bir gözle okunması gerektiğini belirtir. Izutsu’nun birçok Kur’an kavramına farklı anlamlar yüklemesinin sebebi de, aslında bu yöntemsel zaafıdır. Izutsu, Kur’an kavramlarını anlamada semantiği hermenötikle mezcetme yaklaşımını sergiler. Oysa Kur’an kavramlarını anlamada en doğru yöntem, kök-anlam temelinde gösterilecek bir semantik çabadır. Diğer türlüsü dünya görüşünü tanımlamayı öznel bir alana hapsetmekten başka bir şey değildir.

 

Dil ve Kültür başlığı altında çalışması hakkında net bilgiler aktarmıştır. Çalışmasının farklı olduğunu dile getirerek şu cümleleri aktarır.” Benim bu kitapta ilgilendiğim husus, bu ve benzeri girişimlerden tamamı ile farklı bir özelliktedir. Farkın başlıca nedeni, Kur'âni verilere tatbik edeceğim analiz yönteminde yatıyor ki, bu yöntem, Kur’an’ın kendi kavramlarını izah etmesini ve kendi adına konuşmasını sağlamaktadır. Bir başka söyleyişle, benim araştırmamın nüvesini malzemeden ziyade o malzemeye uygulanan linguistik analiz yöntemi; bu araştırmanın Kur'ân'ın davranış ve kişilik sahasında değer yargısı ihtiva eden kelimelerinin semantik yapısının analizini yaparken teşebbüste bağlı kaldığı o özel açısı teşkil etmektedir.” Bu başlıkta önemli bir hususa daha değinir. Tercüme metinlerinin sağladığı dolaylı delile güvenilmemesi gerektiğini de özellikle vurgular. Ona göre ahlâkla ilgili daha temel sorunlar, daha çok gözlemlenebilir olaylar pratik tecrübe sahasında ortaya çıkmaktadır. Her bir ahlâki kelimenin anlamsal içeriği insanın yaşamının somut gerçeklik kazandığı toplum içerisinde şekillenmektedir. Eğer “iyilik yapma” nın ne demek olduğu konusundaki görüş toplumdan topluma farklılıklar göstermekteyse, o zaman her bir halde “iyi” sözcüğünün kendisinin semantik yapısı zaruri olarak farklı olması gerektiğini söyler.

 

Izutsu eserinde temel tavrının, başından sonuna, gözlemlenen gerçekliği ele alırken nesnelliğe tamamen bağlı kalmak ve bu konu üzerindeki karşıt kuramlar arasında tercih yapmayı reddetmek olduğunu söyler. Ancak dil ve kültür arasındaki karşılıklı ilişkiyi tanımlama noktasında çok farklı bir tutumu benimser. Bunun da kaçınılmaz olarak, ahlaki kelimeler sorunun da belirgin bir biçimde şahsına özgü bir tutum benimseyeceği anlamına geldiğini söyler. İnsanların neyin iyi neyin kötü yahut neyin doğru neyin yanlış olduğu yolundaki görüşlerinin ülkeden ülkeye, zamandan zamana ve temelden farklılıklar gösterdiğini; bunların tek çizgi üzerinde bir kültürel gelişim ölçeğindeki dereceler şeklinde izah edilip, baştan savılacak önemsiz ayrıntılar değil, kökleri her bir topluluğun dil alışkanlıklarının ta derinlerinde yatan daha temel kültürel ayrılıklar olduğunu savunan çoğulcu kurama kuvvetle eğilim duyacağını aktarır.

 

Burada biraz daha netleştirmek adına yosun örneğini verir:” Örneğin, İngilizce'deki “yosun” sözcüğünü ele alalım: Bir sözlük, bu sözcüğü “istenmediği yerde biten yabani ot”, kısacası “arzulanmayan, istenmeyen ot” olarak tanımlamaktadır. Şimdi, nesnel gerçekler dünyasında, yani doğa âleminde, böyle “arzu edilmeyen” ot diye bir şey mevcut değildir; bu tür bir şey ancak doğal nesnelerin sonsuz karmaşıklığına bakıp, onları düzene sokarak değişik amaçlarına uygun biçimde değerlendirmeye tabi tutan insan düşüncesinde var olabilir. ”yosun” kavramı, bu tür bir düzenleme, sıraya sokma, değerlendirme ve sınıflandırma sürecinin sonucudur. Bu anlamda da, insan zihninin belirli öznel bir tavır alışını, belirli bir bakış açısını içerir.” Ardından masa örneğini vererek kişilerin nesneleri algılamada bile var olan farklılığı dile getirir. Bütün bunlara sebep olarak; bu tercüme edilemez kelimelerin her birinin, o dili kullanan topluma has, çok özel bir zihni tutum şekillendirmesinden dolayı olduğunu söyler. “Kelimelerimizin her biri, bizim söz konusu kelimeyi içine sığdırdığımız belli bir görüş açısını temsil eder ve “kavram” denilen şey de, böyle öznel bir perspektifin kristalleşmesinden başka bir şey değildir; yani kavram, görüş açısının aldığı, az ya da çok değişmezlik arz eden bir formudur. Tabii, burada söz konusu ettiğimiz perspektif bireye ait olmak anlamında öznel değildir; bireye değil topluma aittir; çünkü tarihi gelenek yolu ile evvelki çağlardan nakledilerek gelmektedir ve tüm bir topluluğun ortak mülkü durumundadır. Ama yine de, bizim dünyayı kavramsal olarak- tasvirimizi nesnel gerçekliğin tam bir kopyası olmaktan uzaklaştıran pozitif insan ilgisinden bir şeyleri devreye sokmaktadır. Semantik de, işte böyle kristalleşerek kelimeye dönüşmüş görüş açılarının tahlile dayalı bir tetkikidir.”

 

Analiz Yöntemi ve Uygulaması başlığı altındaki açıklamalar büyük ölçüde çalışmayı belirgin ve somut bir şekilde ortaya koymuştur. Diğer kavramlarda kullandığı yöntemi görmek adına şu örneği aktarmak Izutsu’nun semantik yöntemini somutlaştıracaktır: “'Zalim'in “kötülük eden” yahut “haksızlık yapan” diye tercüme etmek, sözcüğün anlamını öğrenmek için elverişli bir yol olabilir ve muhtemelen kimse bu aracın dil öğreniminde pratik bir ilk adım olarak sağladığı yararı yadsınmayacaktır. Ama bu sadece bir ilk adımdır.

 

Kelimenin kendisinin semantik kategorisini kavramak istiyorsak, kadim Arapça'da —yani bizim amacımız bakımından Kur'ân'da— pratikte ne tür insanın, ne tip şahsiyetin, ne çeşit

eylemin bu isim ile karşılandığını araştırmamız gerekir. İyi seçilmesi ve konuyla ilgili olması şartı ile bir tek örnek bile son derece aydınlatıcı olabiliyor: “Allah’ın laneti, insanları Allah’ın yolundan alıkoyan, onu eğriltmek isteyen ve ahirete asla iman etmeyen zalimlerin(zalimin) üzerinedir.”(Araf,44-45)

 

Kur'àn'da aynı sözcüğün kullanımı ile ilgili pek çok benzeri misal mevcuttur. Bunları bir araya getirmek, kıyaslamak, birbirlerine bakarak kontrol etmek suretiyle, bu Arapça kelimenin orijinal bir kelime-nesne tanımına ulaşmayı ummamız makul değil midir?” Bunun mümkün olduğu, bu kitap çerçevesinde birçok vesile ile gösterilmiştir.

 

Gerçekten, bir kelimenin, belli bir kültürün kökü derinlerde yatan etnik bir niteliğinin ifadesi olması oranında, bir diğer dile gereğince aktarılmasının zor olacağını genel bir kaide sayar.

 

Her dilde, tercüme edilmeyişleri ile nam salmış belli sayıda kelime mevcut olduğunu söyleyerek Arapça’ da bu tarz kelimelere örnek olarak; hamaset, mürüvve ve cehl’i örnek verir. Burada cehl’in kitabım asıl konusuyla doğrudan ilgili olduğundan semantik kategorisinin temel yapısını biraz daha ayrıntılı anlatmıştır. Arap filologları bile çok uzun süre “cehl” in, “ilm” (bilgi) sözcüğünün tam zıddı, dolayısıyla da temel anlamının “bilgisizlik” olduğunu düşünmüşlerdi. Tabiî bu suretle de, sözcüğün en önemli türevi olan ve Müslümanların İslâm’ın doğuşundan önceki durumu anlatmak için kullandıkları Cahiliyye kelimesi de genel olarak “Bilgisizlik Çağı” şeklinde anlaşılıyor ve tercüme ediliyordu. Izutsu burada Goldziher’in bu kelimenin anlamını açıklığa kavuşturmadaki yöntemini benimseyip kendi yöntemi ile uyuştuğunu söylemiştir. Goldziher, burada İslâm öncesi şiirden chl (ce-he-le) kökünün pratikte kullanımına ilişkin çok sayıda mühim örnek toplayarak, bu örnekleri titiz bir tahlile tabi tutmuş ve Cahiliyye hakkındaki olağan geleneksel görüşün temelde yanlış olduğu yolundaki kayda değer hükme varmıştır. Onun vardığı hükme göre, “cehl” “ilm” in karşıtı değildir; aslen uygar insanın “medeni insanın ahlâki makullüğü” anlamına gelen ve kabaca söylemek gerekirse, sakınma, tahammül, hoşgörü ve körü-körüne saplantıdan uzak durma gibi özellikleri de içinde barındıran “hilm” in zıddı olduğunu söylemiştir. Goldziher’in bu tespitini doğrulamak adına yani kelimenin bilgisizlik olmadığını “hilm” in zıddı olduğunu ispat etmek için birçok hadise aktarır. Bir tanesini gösterecek olursak:

 

Şas İbn Kays adlı yaşlı bir putperestle ilgili ilginç bir öykü vardır. Hadise, Peygamber (a.s.)'in Medine'ye hicretinden kısa bir zaman sonra cereyan etmiştir. Bu Allah düşmanı yeni dine direnç gösterme konusunda son derece inatçı ve Muhammed (a.s.)'in tebaasına karşı diş bileyen yaşlı bir adamdı. Bir gün bu şahıs, iki mühim Medine kabilesinden, bir zamanların haşin hasımları olup, artık Peygamber (a.s.) önderliğinde, yeni kurulmuş bir dostluk bağı ile bir araya getirilmiş ve ortak bir dava için mücadele etmekte olan Evs ve Hazreç'lerden bir grup Ensar'ın yanından geçer. Onları mesut ve dostane bir tarzda konuşup gülüşürken görerek haset ve öfkeye kapılır. Bir Yahudi genci gizlice kışkırtır ve konuşanların yanına göndererek, onlara, karşılıklı olarak iki kabilenin şairleri tarafından söylenmiş şiirler okuyup putperestlik devrindeki kan davalarını ve asabiyeti hatırlatmaya teşvik eder. Hâdiseler dilediğince cereyan etmiştir. Sohbet edenler arasında şiddetli bir atışma başlar ve hepsi birden, bir tanesinin “Yine mi başlayalım yani? Biz hazırız!” demesi üzerine, “Silah başına! SiIah başına!” nidaları ile civardaki volkanik bir alana çıkarlar. Hadise Peygamber (a.s.)'in kulağına gittiği zaman olay yerine gitmiş ve şöyle seslenmiştir: “Ey mü'minler! Nasıl oluyor da Allah'ı hatırdan çıkarıyorsunuz? Ben burada sizlerle birlikte iken ve sizleri şereflendirmiş iken; böylece Cahiliyye ile olan bağınızı koparmış (kata'a bini ahkûm emr el-Cahiliyye), sizi küfürden çekip çıkarmış iken ve birbirinize dost kılmış iken, yine Cahiliyye'nin çağrısına mı kulak veriyorsunuz?(bi-da'vetel-Cahiliyye).”

 

Bunun üzerine hepsi, olup bitenin Şeytan'ın kışkırtması sonucu olduğunun şuuruna vardılar ve birbirleri ile kucaklaşıp ağladılar.”İbn İshak’ın Siretü’n Nebevi adlı eserinden verdiği bu hikâye örneği ile cahiliyenin ordan da hareketle bilgisizlikten ziyade hilmin zıddı olduğunu delillendirmiştir. Izutsu el-Zebidi’nin yazmış olduğu Arapça sözlükten hilm’in; ”ruhu dizginleme ve öfke halinde kişinin kendini zapt etmesi” tanımına yer vermiştir. Bu aslında bizler için de çok dikkat çekici bir tanımdır. Hilm’i yumuşaklık olarak tercüme ederdik doğru ancak pasif bir yumuşaklıktan öte aktif bir yumuşaklık anlamına geldiği gerçekten önemsenmesi gereken bir konudur. Durduk yere yapısal bir yumuşaklık değil kişinin öfkesi anından sergilediği sükûnet ve dinginlik halidir. Cehl kelimesinin de; kabile onurunun sonuna kadar korunması, yılmaz bir çekişme ve böbürlenme ruhu, her türlü öfkeden kaynaklı kaba davranış, iyiyi kötüyü ayırt edemeyen, hayra sağır gerçeğe kapalı, kör ve vahşi tutku hali olduğunu şeklinde tanımlamaları bir araya getirmiştir. Bunun öncesinde aktardığı birçok örnek ve sonrasında ce-he-le kökünün geçtiği tüm ayetleri zikrederek kavramlarla ilgili ulaşmış olduğu tanımlamaları doğrulamıştır. Genel olarak tüm kavramalarda takip ettiği usül bu şekildedir. Cahiliyye dönemi veya şiirinde kullanılan kelimenin anlam sahası belirlendikten sonra kavramla ilgili tüm ayetler serdedilir.     

 

Izutsu bir kelimenin anlamını açığa kavuşturmanın iyi yolunun,”yakınlaştırmak, karşılaştırmak, benzeşen, karşıt olan ve biri diğerine karşılık gelen bütün kelimeler, birbirleriyle olan ilişkilerine göre düzenlemek” olduğunu söylemektedir. Bununla beraber kelimenin geçtiği bölümün öncesine ve sonrasına (siyak ve sibakına)bakılması gerektiğini de söyler. Ardından semantik tahlil yöntemi açısından, herhangi bir metnin açık bir stratejik değer kazandığı belli başlı yedi durum olduğunu dile getirir. Bu durumları açıklamak Izutsu’nun kavramlara yaklaşımını belirlemesi açısından önem arz etmektedir. Bu yedi durumu açıklarken tek tek ayet örnekleri ile izah eder. Burada tamamını açıklamak mümkün olmadığından kısaca ifade etmek yerinde olacaktır:

 

1-Bir bölümün semantik bilimi açısından anlamlı olduğu en basit durum, bir kelimenin açık mânâsının, fiil tanımı yoluyla, kendi bağlamı içerisinde ve tam olarak aydınlığa kavuşturulmasıyla vuku bulacağını söyler. Örnek olarak da Bakara Suresinin 177. Ayetinde geçen “birr” kelimesini verir.

 

2-Tahlil amacına hizmet açısından, eş anlamlı sözcüklerin özel değerine dikkat çeker. Bu madde altında da ilk olarak Araf suresi 94-95. Ayetlerinde geçen “be’sa-darra”,”seyyie-hasene” kelimeleri üzerinden açıklar. Daha sonrasında birçok ayetle de durumu izah eder.

 

3-Verili bir terimin semantik yapısının kontrast (zıtlıkları gösterme) yolu ile aydınlatıldığı durumları zikreder.(kafir-fasık)

 

4-Üçüncü grubun özel bir alt-grubu olarak, muğlak bir «X» sözcüğünün semantik yapısının, «X olmayan» şeklindeki olumsuz hal yardımı ile çözümlendiği durumları zikreder. Secde suresinin 15.ayetinden hareketle “istekbera” kavramını açıklar.

5-Bir dilin bazı kelimeleri arasındaki herhangi kalıplaşmış semantik ilişkiler bütününe değinir.(iftera-kezib)

6-Birçok defa, iki ya da daha ziyade kelime arasında semantik bir bağın varlığını, bir hitap sanatı olan paralelizm ortaya koyar. Burada Maide suresinin 44-45-47. Ayetlerini örnek verir.

7-Tahmin edilebileceği gibi, Kur’an’daki anahtar ahlâki terimler genellikle çok büyük dini ehemmiyet arzeden durumlarda kullanılmışlardır. Yalnız, bazen bunların Kur'ân hadleri dâhilinde bile anlamlarının tümü ile seküler cephelerini ortaya çıkaran dindışı konumlarda kullanıldıklarını görmekteyiz. Doğal olarak bu haller, semantik âlimine, ilgili sözcüklerin yapısı konusundaki çalışmalarını ilerletmek açısından son derece değerli malzeme temin ederler. Burada da Şuara suresi 18-19. Ayetlerini zikreder.

Kabile Yasasından İslam Ahlakı başlığı altında; İslam öncesi Arapların doğruyla yanlışı ayırt edemediklerini veya iyi ile kötü arasında hiçbir ayrım yapamadıklarını söylemenin haksızlık olacağını, aksine güçlü bir algısına sahip olduklarını, tek eksiklerinin “iyi” ve “kötü”lerinin,”doğru” ve “yanlış”larının tutarlı teorik bir temelden yoksun olduğunu söyler. Onlar için iyi ve kötü veya için tek argümanları;”X iyidir veya doğrudur çünkü babalarımızdan ve atalarımızdan öyle gördük” mantığıdır.

Kadim Arap Erdemlerinin İslam Hüviyet başlığında Cahiliyye de var olup İslam'ın da tasvip ettiği ancak tevhit giysisini giydirdiği kavramlara değinir. Kur’an putperestlere ve onların şirk kokan adetlerine yönelttiği şiddetli saldırılara rağmen belli başlı erdemlerinin çoğunu tevhidin gereklerine uygun yeni bir form içerisinde benimsemiş ve onlara yeniden can vermiştir. Bu kavramlar; cömertlik, cesaret, vefa, doğru sözlülük ve sabırdır. Cömertlik açısından baktığımızda, temel maddi ihtiyaçların bile çok nadir bulunduğu çöl ortamında, konukseverlik ve yardım severlik türü davranışlar var olma mücadelesinin zorunlu veçhesidir. Cömertçe davranışlara, gerçek asaletin bir kanıtı olarak bakılıyordu. Bu her şeyden önce bir yiğitlik eylemiydi. Ancak olay İslam veçhesinden baktığımızda iki pozisyon arasında fark ortaya çıkacaktır. Bu fark İslam’ın gösteri yapma arzusundan kaynaklanan cömertçe eylemlere verilen her türlü değeri reddetmesinde yatmaktadır. Önemli olan cömertliğin kendisi değil altında yatan saiktir. Kendini beğenmişlik ve gururdan kaynaklanan her türlü cömertlik tamamıyla değerden yoksundur. Bu tarz izahların ardından Kur’an’da geçen cömertlikle ilgili tüm ayetleri zikreder. Sonunda İslam’ın ön gördüğü cömertlikle cahiliyyede var olan cömertliği kıyaslayarak farkı ortaya koyar. Tabir-i caizse onlarda var olan eylemleri İslam terbiye etmiş sağlam temeller koymuştur.

Son bölümde de temel ahlaki kavramların ayrıntılı analitiği yapılmıştır. Bu başlığa küfr kavramı ile başlar ve epey yer verir. Bunun sebebi olarak da ”küfr sadece, diğer olumsuz vasıfların etrafında kümelendikleri ekseni oluşturmakla kalmayıp, Kur’anî ahlâk sisteminin tümü içinde öyle önemli bir yer işgal etmektedir ki, bu kelimenin semantik yapısının net bir biçimde anlaşılması, olumlu niteliklerin çoğunun gereğince değerlendirilmesinde âdeta bir ön şarttır. Kur’an’a şöyle bir göz atmak bile küfr kavramının, ne denli belirleyici bir rol oynadığını anlamaya yetecektir; nitekim insan davranışı ya da karakteriyle ilgili cümlelerin hepsinde bu kavramın varlığını bir biçimde hissettirdiği görülmektedir. Kanaatimce, İslam’ın en yüksek dini değeri olan iman bile, olumsuz yanıyla yani ”küfr” kavramıyla karşılaştırılarak en iyi şekilde analiz edilebilir.” Bu cümlelerden sonra küfr kavramının geçtiği tüm ayetleri verir ancak bu ayetleri vermekle yetinmez bu kavramın geçtiği pasajda yer alan diğer kavramları anlam, eş anlam veya zıt anlam çerçevesinde açıklar. Açıklanan diğer kavramlarla ilgili de ayetler verilir ve aynı işlem tekrar eder o pasajdaki ilgili kavramlar da analiz edilir. Yani küfr kavramının içyapısını analiz ettikten sonra, küfrü çevreleyen öteki anahtar terimleri analitik olarak incelemiştir (Fasık, Facir, Zalim, Mu’tedi, Müsrif) Sonunda ise saymış olduğu ideal mü’minin özellikleri gerçekten okunmaya değer. Buradan ideal mü’ minin özelliklerinin de ayrıntılı semantik analizini yapar.(İman, İslam, Müslim, Hidayet, Takva, Şükür)

Sonuç olarak lzutsu, Kur'an kelimeleri hakkında yapmış olduğu başarılı semantik analizler yoluyla pek çok Müslüman'ın beceremediği bir bağlantıyı, parça-bütün bağlantısını başarıyla kurabilmiştir.

Daha açık bir ifadeyle o, Kur'an'a bütüncül yaklaşmayı başararak isabetli yorumlar ortaya koymuştur. Ancak kitabın hacimli metodolojik bir araştırma çalışması olduğu göz önünde tutularak net anlaşılması adına mutlaka okunması gerektiğini belirtmek isterim. Burada kısıtlı alanda birçok kısmı fazlaca kısaltılarak anlatılmaya çalışılmıştır. İstifadeli olması duasıyla..

Bu yazı toplam 392 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
benfakir
3 Şubat 2019 Pazar 17:27
17:27
izutsu semantik analiz altında dini ıstılahları sözlük anlamıyla zikrederek onları şeriatın yüklediği itikadi, ibadi ve manevi boyuttan uzaklaştırmakta, islam sonrası dini kavramların, dolayısıyla islami uygulamaların cahiliyenin bir devamı olduğunu, yani islamın hak din, peygamberin gerçek peygamber ve kuranın da vahiy kitabı olmadığını işlemektedir. ama biz müslümanlar müsteşriklere karşı olan aşırı iyi niyeimizin kurbanı oluyor, dinimizin temellerinin altında sinsice yerleştirilen dinamitleri patlatıyoruz...
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.