Eğitime Tasavvufî Felsefe

5.10.2018 20:55:50
Eğitime Tasavvufî Felsefe

 Eğitime Tasavvufî Felsefe

 

Şaban KARAKÖSE

İlâhî hakikatleri bilmeyen, dünya ve âhiret boyutlarıyla hayatı; maddî ve mânevî boyutlarıyla, kalp, nefs, akıl ve beden yapısıyla insanı tam manasıyla tanımayan, kendisi de kemâle erememiş bir kimse, insan eğitiminde yanlışlara düşmekten kurtulamaz.

Tasavvufi Felsefede Eğitimin Amacı

Ülkemizde, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar “pozitivist-bilimci insan”, Cumhuriyet’ten çok partili döneme kadar “ilerlemeci-ulusalcı-Batıcı insan”, 1950’lerden 70’lere “pragmatist insan”, 1970’lerden 90’lara “yurttaş insan”, 1990’lardan günümüze “Avrupa yurttaşı—postmodern-küresel insan” yetiştirilmesi hedeflenmiştir.(1)

Tasavvufi felsefeye dayalı eğitimin bir hedefi de, olumlu ve olumsuz duyguların merkezi olan nefsi kontrol altına almaktır. Yüce Allah, Kur’an’da şöyle bildirmiştir: “Nefsi ve onu (insanın özü olarak) şekillendirip düzenleyen; nefse kötü ve iyi olma kabiliyetlerini veren Allah’a yemin olsun ki! Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir.”(2) Diğer bir hedef ise imanın, irfanın ve ilmin mekânı olan, Allah’ın tecellilerini yansıtan bir aynaya benzeyen kalbinin kirlerden temizlenip arındırılmasıdır.(3) Böylece, nefsi terbiye ve kalbi tasfiye olan insanın düşünce, duygu, irade ve davranışları Allah ile, insanlarla, canlı-cansız diğer tüm varlıklarla ilişkisinde iyi, doğru, güzel ve yararlı bir şekilde değişecektir.

Eğitim Felsefecisinin Yetkinliği

Hz. Mevlânâ, şâheseri Mesnevi-i Şerif’e şu hikmetli hikâyeyi kaydetmiştir:

“Küçük bir fare, bir devenin yularını eline aldı, kurula kurula yola düştü. Deve, uysal tabiatı yüzünden, onunla yol alıp giderken, fare kendi küçüklüğünü göremeden, “Ben, ne de pehlivan, ne de yiğit ermişim!” diye böbürlendi.

Deve, farenin bu düşüncesini anladı. İçinden, “Ben sana gösteririm!” dedi. Gide gide, kocaman bir filin bile geçemeyeceği büyük bir nehrin kenarına geldiler. Fare orada durdu, donup kaldı.

Deve, “Ey dağda, ovada bana arkadaş olan; bu duraklama neden, niye şaşırdın? Haydi, yiğitçe nehre ayak bas, gir suya! Sen kılavuzsun, benim öncümsün. Yol ortasında böyle şaşırıp kalma, durup susma!” dedi.

Fare dedi ki; “Arkadaş! Bu su pek büyük, pek derin bir su. Boğulmaktan korkuyorum”.

Deve, “Dur bakalım, suyun derinliği ne kadarmış?” diyerek hemen nehrin içine ayak bastı. Dedi ki, “Ey kör fare! Su diz boyu imiş, ne diye şaşırdın, aklın başından gitti?”.

Fare, “Nehir sana göre karınca, ama bize göre ejderha gibidir. Çünkü dizden dize fark vardır. Ey hünerli deve! Su sana diz boyu, ama benim başımı yüz arşın geçmekte” dedi.

Deve dedi ki; “Öyleyse, bir daha küstahlık etme de onun kıvılcımıyla cismin, canın yanıp yakılmasın. Sen, kendin gibi farelerle boy ölçüş. Farenin deveye söylenecek sözü olamaz”.

Fare, “Tevbe ettim, pişman oldum. Allah hakkı için beni bu helâk edici sudan geçir” diye yalvardı. Deve ona acıdı da, “Haydi” dedi, “Sıçra da hörgücümün üstüne çık, otur. Bu sudan geçmek ve başkalarını geçirmek benim işim. Ben senin gibi yüz binlercesini geçiririm.”

Mademki peygamber değilsin, o zaman yolda takip eden ol da günün birinde kuyudan kurtulup yüce bir makama erişesin. Madem sultan değilsin, yürü, yönetilen halk ol. Madem kaptan değilsin, gemiyi öyle alabildiğine yürütme. Madem ticarette kâmil değilsin, yalnız başına dükkân açma; yoğrulup kemale gelinceye dek birisinin hükmü altına gir!(4)

***

“Çok bilgi sahibi” olmak ile “bilge” olmak arasındaki farka dikkat çeken Johann Wolfgang von Goethe’ye (1749-1832) göre eğitim, insanı tanıyan bilgelerin işidir: “İnsanın ilk ve temel eğitimini sağlamak yalnızca bilgili insanların değil, bilge insanların işidir.”(5) “Birçoğunuz çok şey bilir, ama bilgelikten çok uzaktır. Başka insanlar sizlere (kolay) bir oyundur; kendini ise hiç kimse tam öğrenememiştir.(6)

Eğitim felsefecisinde -kendi benliğini, insanı, toplumu ve kâinatı tanıma hususunda- bulunabilecek eksiklikler ve kusurlar, elbette onun inanç, düşünce, duygu ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyecek; bu etkileniş de onun eğitim hakkındaki tespit, teori ve önerilerine yansıyacaktır. Nitekim “filozofların özel olarak eğitim felsefesi alanına ilişkin problemlere getirdikleri çözümler, diğer alanlardaki pozisyonlarına bağlıdır veya onlarla ilişki içindedir”(7) denilmektedir.

Avusturyalı psikiyatr Alfred Adler’e (1870-1937) göre de; insanlar için en güç şey, kendini tanımak ve değiştirmektir. İnsan tabiatı biliminin kuramında (teorisinde) ve tekniğinde ustalaşmamış bir kimse, insanları daha iyi insanlar olma konusunda yetiştirmeye kalkmış olsaydı, büyük güçlüklerle karşılaşırdı. Tamamen yüzeyde kalır ve olup bitenlerin dış görünüşü değişmiş olduğu için, anlamlı bir şeyler başarabildiğini sanmak gibi bir hataya düşerdi.(8) Bu sebepledir ki Adler; “insan tabiatını bildiğini iddia eden bir kimseye, bu bilgiyi önce kendi üzerinde denemesini tavsiye etmeliyiz”(9), demektedir.

Tasavvufta Mevlevi ekolü kurucusu Hz. Mevlânâ (1207-1273) şöyle demiştir: “Bir kimsenin eğer içindeki nazarı (görüşü) eğriyse, hiç şüphe yok ki onun cevabı da eğri olur. Çünkü doğru cevap vermek için kendine hâkim olamaz. Mesela bir insan kekeme olunca, ne kadar doğru konuşmak istese yine konuşamaz.”(10)

Tasavvufta Mevlevi ekolüne bağlı şair Şeyh Gâlip’e (1757-1799) göre, filozoflar insanı kuşatan nesneler dünyasını, eşyanın zâhirini bilmeye odaklanmaktadır. Bu sebeple, ilim öğrenmenin asıl maksadı olan “insanın hakikatini bilmek”, “kendini bilmek” hususunda cehaletten bir türlü kurtulamamaktadırlar. Yani Şeyh Gâlip, Yunus Emre’den asırlar sonra tekrar “İlim kendin bilmektir” diyerek ârif-i nefs olmaya şöyle vurgu yapmaktadır:

İlim ise maksâd eğer ârif-i nefs ol Gâlib

Kendini bilmeyen adam gibi nâdan olmaz.

(Ey Galip! Eğer maksadın ilim öğrenmek ise nefsini, benliğini, özünü tanı. Çünkü kendini bilmeyen, özünü tanımamış adam gibi cahil insan yoktur.)

XVII. yüzyılda yaşamış, tasavvufta Bayrâmî ve Halvetî ekollerine bağlı  Sun’ullah Gaybî, nefsini bilmeyene âlim denilemeyeceğini söylemiştir:

Men aref nefseh” olupdur cümle ilmin hâsılı

Kendözünü bilmez isen âlimem deme sakın.(11)

(Tüm ilimlerin özeti “Nefsini, benliğini, özünü bilen Rabbini bilir” cümlesidir. Kendi özünü bilmedikten sonra sakın âlimim deme.)

Filozoflarda gözlemlenen bu noksanlığı, mutasavvıf-şair Bağdatlı Rûhî  de (ö.1605) şöyle vurgular:

Dermiş hakîm “bilmediğim nesne kalmadı”

Dünyâyı bildi bîçâre, kendini bilmedi.

(Filozof ‘bilmediğim şey kalmadı, her şeyi biliyorum’ der, fakat zavallı daha kendisini, özünü anlamış değildir.)

Mutasavvıf, şâir ve muallim Şeyh Vasfî (1851-1910) ise, kendisi ıslâhı kabul etmeyen bir karaktere sahipken insanlık âlemini, batıl zan ve şüphelerden müteşekkil düşünceleriyle ıslâh etmeye kalkışan filozofları eleştirmektedir:

Feylesofun kendisi nâ-kâbil-i ıslâh iken

Kalkar ıslâh etmeye zu’munca hâl-i âlemi.

(Filozofun kendisi kusurlarını gidermeye yanaşmazken, iyileşmeyi becerememişken,  filozof yanlış zannı, şüpheli fikirleriyle insanların durumunu düzeltmeye kalkışır.)

Osmanlı devlet adamı ve düşünür Ziya Paşa  da (1825-1880) da aynı çelişkiyi ifade etmiştir:

Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât

Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde.

(Onlar, kendi evlerinde bin türlü ihmalkârlık ve sorun bulunduğu, kendi evlerine faydaları dokunmadığı halde, sözleriyle, görüşleriyle dünyayı düzeltmeye, düzenlemeye kalkışırlar.)

Tasavvufi felsefeye göre eğitim felsefecisi, salt akli bilgilerle yetinen ve çok bilgi sahibi olan bir felsefeci değil; kendi benliğini, insanı, kâinatı ve Yaradan’ı iyi tanıyan kâmil bir insan, kâmil bir mürşid (yetkin bir rehber) olmalıdır. Hatta felsefecilerin dahi kendilerindeki kusurları giderebilmek için kâmil bir mürşide öğrenci olması gerekir. Hicivleriyle meşhur şair Nef’î’nin (ö. 1635) bu hususu şöyle ifade etmiştir:

Akla mağrur olma Eflâtûn-ı vakt olsan dahî

Bir edîb-i kâmili gördükde tıfl-i mekteb ol.(12)

Yani; Aristo’nun hocası meşhur filozof Eflatun (MÖ. 427-347) dahi olsan, akl-ı selîm ve kalb-i selîm sahibi olmak, böylece insanlara rehberlik edebilmek için kâmil bir eğitimciden istifâde etmek gerekir.

Tasavvufta Celveti ekolüne bağlı İsmail Hakkı Bursevi (1653-1725), felsefecileri hakikatleri bilmede, insan ve evreni anlama da okula yeni başlayan çocuk mesabesinde görerek, bunları tasavvuf ehlinden öğrenmelerini tavsiye etmektedir:

Tıfl-ı ebcedhan olub gel mekteb-i irfana gir

Âlem-i ekber nedir mürşidden öğren ey sagir.

“Salâh olmadan ıslâh, reşâd olmadan irşâd olmaz” (düzelmeden düzeltilemez; doğru yolda yürünmeden başkaları doğru yola sevk edilemez) ve “Tahsîl-i kemâlât, kem âlât ile olmaz” (eksik ve kötü aletlerle yetkinlik kazanılmaz) denilmiştir. Binaenaleyh yetkin eğitim felsefecisi, kendi benliğini, insanı, kâinatı ve Yaradan’ı iyi tanıyan kâmil bir insan olmalı ve kâmil bir mürşid tarafından yetiştirilmelidir.

Tasavvufi Felsefede Eğitimci

Tasavvufi felsefeye dayalı eğitim, ilim sahibi, nefsini terbiye etmiş, kalbini arındırmış mürşidler, mürebbiler vasıtasıyla gerçekleşir. Bu tarz bir eğitim mürşidleri/mürebbileri yetiştirecek ilim, yöntem, teknik ve tecrübe tasavvuf tarihinde geliştirilmiştir. Mürşid sadece bilgi öğretmez, örnek bir ahlak ve yaşantıya sahiptir, öğrencilerini aydınlatır ve öğrencilerine yolda kılavuzluk yapar.

Sonsöz

Evvelen, materyalist ve seküler felsefelerin çocuğu olan eğitim felsefecimizin, tabiri caizse, tevbe etmesi, Allah’a ve Resul’üne iman edip Müslüman olması gerekmektedir.

İslam’ı seçen eğitim felsefemiz, tasavvufa intisap etmelidir. Tasavvufi eğitim felsefesi, geçmişte Anadolu topraklarında güzel ahlakın, nefs terbiyesinin, sevginin, insani değerlerin, edebin, saygının, farklılıkları anlamanın, hoşgörünün, empatinin, kabul edici yaklaşımların, merhametin, şiddet karşıtlığının üretildiği ve paylaşıldığı manevi ocakları, okulları yüzyıllarca beslemiştir.

Anadolu ve tüm dünya insanları için tasavvufi felsefeye dayalı yeni eğitim felsefesini Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hoca Ahmed Yesevi (ö.1166), Ahî Evran (1175-1262), Mevlana Celaleddin Rumi (1207-1273), Hacı Bektaş Veli (1209-1271), Yunus Emre (1240?-1320?), Şeyh Edebali (ö.1326), Hacı Bayram Veli (1339-1430), Kınalızade Ali Efendi (1510-1572), Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın  (1703-1780) görüşlerinden istifade ederek geliştirmek mümkündür.

Dipnotlar:

 1- Geniş bilgi için bkz. Bülent Akdağ, “Eğitim Felsefesinde İnsanı Görme Tarzı”, Yaşadıkça Eğitim Dergisi, Sayı: 90, 2006, s. 2-6

 2- 91/Şems, 7-10

 3-26/Şuara, 89

 4- Mevlana, Mesnevi-i Şerif, c. 2, beyit nu: 3436-3457

 5- Goethe Der ki, (çev. Gürsel Aytaç. Ankara: Kültür Bakanlığı yayınları, 1992), s. 219

 6- Goethe Der ki, s. 227

 7-Ahmet Arslan, Felsefeye Giriş, (Ankara: Vadi yayınları, 7. bs., 2002), s. 249

  8- Alfred Adler, İnsan Tabiatını Tanıma, (çev. Ayda Yörükan, Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, 2000), s. 25

  9-Adler, a.g.e., s. 23

 10- Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, (çev. Meliha Ülker Anbarcıoğlu, İstanbul 1990), s. 231

11-  Sunullah Gaybi, Divan, (haz. Bilal Kemikli, İstanbul: MEB yayınları, 2000) s. 347

12- Nef’î Divanı, (haz. Metin Akkuş, Ankara: Akçağ Yayınları, 1993) s. 316

 

Bu haber toplam 55 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.