Hüsrev İle Şirin Bir Mekteptir / Köşe Yazısı - Cevdet BALLI

21.3.2018 07:27:42
Cevdet BALLI

Cevdet BALLI

 Hüsrev İle Şirin Bir Mekteptir

Hüsrev ile Şirin, ilk defa İran edebiyatının önemli bir siması olan Firdevsi tarafından yazılmıştır. Daha sonra birçok kişi tarafından yazılmışsa da Nizami’in deyimi ile onun hakkını vererek yazan ve onun dünya çapında bir eser olmasını sağlayan Nizami’dir.

Nizami, İran edebiyatının dünya çapında tanınmış mümtaz şahsiyetlerindendir. Nizami’nin Hüsrev ile şirin eseri beş mesnevinin bir araya getirilmesi sonucu oluşan bir hamsedir. Bu eser dünya edebiyatının temel eserlerinden olup ve birçok dile çevrilmiştir.

Nizami’nin Hüsrev ile Şirin eseri bir aşk kitabı olarak bilinir. Ve niyetle okunur. Ve o niyetle okuyan bir okuyucu baştan sona kadar müthiş bir aşkın içinde bulur kendisini. Okuyucu kitabı bitirince de bu aşktan sarhoşa dönmüştür artık ve gözü başka bir şey görmez. Oysaki aşk, kitabın görünen yüzüdür. Ve Nizami’nin burada anlattığı aşk, okuyucuyu kitaba çekmek için adeta çiçeklerin arıları kendisine çekmek için gösterdiği göz kamaştırıcı renkliliğe benzer. Öz içerdedir, gördüğünüz kitabın özü değildir der gibi.

Görünenden çok görünmeyen duygu ve düşüncelerin kitabıdır Hüsrev ile Şirin.  Bu bakış açısıyla kitabın içine giren okuyucu kendisini bir mektebe girmiş gibi hisseder.  Öyle bir mektep ki baştan sona tevhid kokar, baştan sona adalet kokar, baştan sona edebiyat kokar, baştan sona sabır kokar baştan sona dürüstlük kokar ve baştan sona ahlak kokar.  İyi insan olma adına neyi biliyorsanız hepsini bu mektepte bulursunuz. Bu mektebin öğretmenleri bazen Sasani Kralı Hüsrev’dir, bazen Ermenistan prensesi Şirindir, bazen akıl ve öngörünün üstadı Şapur’dur. Nizami öğretmenlerini her alanda yetiştirmiştir ve mektebin talebeleri öğretmenleri tarafından ahlak değerleri ile doyuma ulaştırılır. Ve öyle ki talebeler öğretmenlerine hayran kalır.

Nizami okuyucusunu tıpkı bir talebe gibi alır ve onu eğitir. Ona ‘iyi insan’ olma adına tüm güzel hasletleri öğretir.  Burada da mektebin öğretmenleri sonuna kadar Nizami’nin emrindendir. Nizami, sabrı ve sadakati ona Şirin aracılığıyla ve adaleti ve mertliği Hüsrev aracılığıyla öğretir okuyucusuna. İkisinin de eksik kaldığı yerde aklı kullanmada ve öngörüde deha olan Şapur’u sahneye sürer. Ve böylece her talebe iyi insan olma adına taşıması gereken tüm insanı değerleri alır.

Ve en sonunda iyi insan olma vasıfları ve tevhidi aşk ile donattığı talebesini mezun eder. O, artık iyi bir insandır ve iyi bir talebedir. Onun aklı da ilahi mesajla terbiye edilmiştir.

Nizami, kitaba aşk ile başlar aşk ile bitirir. Aşkın bir sahibinin olduğunu ve aşkın insanın en yüce bir değer olduğunu ikrar eder. Aşk, tahtına yüce Aşkı koyar.  Ve ondandır ki Nizami yüce Allah’a övgüler ile söze başlar;

“Varlığı yaratan, gökleri hareket ettirip yeryüzündekileri yaşatan Allah’ın sözü ile başlıyorum. O, öyle bir Allah’tır ki kâinat ona secde etmiş. O’nun varlığına söz götürmez bir şahit olmuştur.  Ne yücedir, o eşsiz ve benzersiz olan Allah ki O’na  ‘Padişahlar padişahı’ diye hitap ederler. Feleği ayakta tutan, yıldızları parlatan ve akla vasıtasız hikmet öğreten O’dur. İnce fikirleri cevherlerinden, karanlık geceyi gündüze çıkaran, sevinci ve kederi, ümidi ve korkuyu veren, geceyi ve gündüzü, ayı ve Güneşi yaratan O’dur. Dağları ve ovaları koruyan yine O’dur”

Nizami, ilahi aşk ile başlar söze ve ilahi aşk ile bitirir Hüsrev ile Şirini. Rahman ve rahim olan Allahın ismini en başa koyar. Ve yüce Allah’ın bu kâinatın sahibi olduğunu, her şeyin onun izniyle vuku bulduğunu belirtir. Ve her şeyi ondan ister;

“Allah’ım! Muvaffakiyet kapısını aç ve Nizamiye hakikat arama yolunu göster. Bana bir gönül ver ki seni yakinen bilmeye layık olsun, bir dil ver ki daima seni ansın. Hatırıma kötü düşünceler getirme ve beğenilmeyecek şeylerden elimi uzak tut.  Kalbimi öz nurunla parlat ve dilime sana şükretmeyi öğret”

Nizami, kula kulluğu ret eder ve herkesin kralların ve padişahların yardakçısı olduğu bir dönemde tüm insanları “Padişahların padişahına” kulluğa çağırır. Onun O’ndan başka Padişahı yoktur. Ve herkese davetini korkmadan yapar;

“Yıldızları kudreti ile vazifelendirir, hilkatleri sanatı ile süsler. Ariflerin gözbebeği, yalnızlık köşesinde kalanların gönül arkadaşıdır. O öyle bir Allah’tır ki, O’nu çağırdığın zaman “ beni göremezsin” cevabı ile karşılaşmazsın. Sana ondan daha iyi bir Padişah bulunmaz; ona kulluk et ki senin için bundan daha iyisi olmaz.”

Nizami’ye göre insan, içindeki putları İbrahim’ce yok etmeden hür olamaz.  Hür olmak isteyen birinin ilk önce içindeki putlardan kurtulması gerekir. Kalbi dünyevi putlardan temizlenince de o artık Yüce yaratıcıya kolay ulaşır.  İnsanın tapacağı tek yaratıcı Allah’tır. Aklın da aynı şekilde saadete erişmesi için nefsi arzularından temizlenmesi gerektiğini belirtir.

Nizami, padişahlara yazdığı methiyelerde padişahların var olan güzel özelliklerini ve iyi bir insan olma adına padişah ta olması gereken güzel ahlaki değerleri mükemmel bir şekilde övmüştür. Ayrıca methiyelerde onlarda görmek istediği davranışları da bir bir sıralamıştır. Böylelikle normal zamanda diyemeyeceği sözleri bu durumda kolaylıkla söyleyebiliyordu. Aynı zamanda padişahlara yapmadıkları ve eksik yaptıkları güzel davranışları da nazik bir dille iletmiş oluyordu. Kızılarslan’ a yazdığı methiyede bunu net olarak görmekteyiz.

Nizami; “O, cihan bağışlayıcıdır, yedi ülkenin güneşidir ve din ile devlet onun sayesinde muzaffer olmuştur. Mührünü bir kere muma basarsa, Çin’den haraç, Rum’dan cizye alır. Eğer isterse gül renkli keskin kılıcı ile Habeşistan’dan Aras nehrini akıtır. Onun korkusundan “ki zülüm dünyadan kalkmıştır” fitne daha doğmadan bir şimşek gibi hemen kaybolmuştur. Bol bol ihsanı ile cihan kılıcı gibi parlamıştır. Seha bulutu bir defa boşalırsa, birkaç damlası ile kâinatı kereme boğar. O, deryalar dolusu cevher dağıtır da yine bir şey verdiğini zannetmez.

Onun hayatı Hz. İsa ile beraber devam edecek, neşesi kıyamete kadar sürecektir. Kılıcının parlaklığı, nilüfer çiçeği gibi Dicle’nin ve Nil’in sularını sönük bırakmıştır. Halkın söylemek istediği dilekler için kapısını sonuna kadar açmıştır. Hazer’in fakirinden Rum’un zenginine kadar hiçbir kimse onun kerem deryasından mahrum kalmamıştır. Sevgisi ile gazabının arası bir karınca ayağı kadardır.”

Nizami, sözü çok değerli kılan şeyin onun az, öz ve yerinde olmasına bağlar. Çok fazla laf ile haklı olmaya çalışmanın gereksiz olduğunu ve kendisinin de bu kitapta çok laf ile az şey anlatmadığını belirtir. Yani Nizami biz talebelerini bıktırmıyor;

“Ey Nizami! Eğer atını zamansız sürersen pusu kurarlar, vakitsiz ötersen başını koparırlar. Dilini kırmızı bir gül gibi birkaç için göster, zira sevsenin (sevsen: bir çiçek adıdır)dilini -daima meydanda olduğu için-  bağladılar.

Sözü çelik kadar metin ve altın kadar parlak söyle, böyle değerli sözlerle de altının kıymetini ortadan kaldır. Kılıcı evvela demirciye göster, sonra bileciye iş buyur. Fikir mahsulü olmayan sözler, ne yazılmaya ne de söylenmeye layık değildir. Çok bilirsen de az söyle; biri yüz yapma, yüzü bir yap. Su, haddinden fazla yükselince taşar ve nihayet insanı boğar. Kan vücutta tabii derecesinden fazla olursa, neşterin darbesini yer. Az söyle ki tesir etsin, zira çok söyleyince usanırlar. Çok söylemek sana kolay gelirse de çok söyleme, zira pek ayıptır.”

Nizami, hayatın anlamının aşkta olduğunu ve insanın aşk ile değer kazandığını belirtir. En yüce aşkında ilahi aşk olduğunu söyler ve insanın da bu ilahi aşktan ne kadar faydalanırsa o kadar kıymetli olacağını belirtir.  Aşk olmadan hayvandan bile farksızdır insan. Oysa ki yüce yaratıcı aşk ile yoğurmuştur kâinatın ve insanın hamurunu. Bir işi yaparken de aşk ile yapmak gerektiğini ve o işi layıkıyla yapmayı öğütler Nizami okuyucusuna;

“Benim nazarımda aşktan daha değerli bir şey yoktur, hayatta oldukça ondan başka bir meşguliyet istemem. Feleğin aşktan başka bir mihrabı yoktur ve cihan aşkın toprağı olmadıkça bir kıymete haiz değildir. Aşk’a kul ol  “ki zaten gaye budur” ve bütün gönül erlerinin feyiz kaynağıdır. Eğer âlemin mayasında aşk olmasa idi, bu devranda kim hayat bulabilirdi? Aşksız olan bir insan donmuştur, onun yüz canı da olsa aşkı olmadıkça ölüdür.

Hayvan gibi yalnız yemek ile uyku ile kalma; bir kediye de olsa gönül bağla! Senin bir kediye âşık olman, kendi kendine aslan olmandan daha iyidir. Aşk tanesi olmadan kimsenin tohumu bitmez, aşk mabedin den başka bir yerde kimse emniyette olmaz. Cihanda aşk ile yanmaktan başka daha tatlı ne vardır? Zira onsuz gül gülmedi; bulut ağlamadı. Eğer inceden inceye düşünürsen, kâinatı tutan da aşktır.”

Nizami, iyi insan olmak isteyen birinin nefsi arzularını bir kenara atmasını ve bazı istekleri elde etmede acele etmemesini öğütler. Sabırlı olunca bazı isteklerin olacağını ve bu durumda hayırlı olanın da bu olduğunu belirtir.

Sabır adına olan bu tavsiyeleri Şirin’in kendisini elde etmek isteyen Hüsrev’ e cevabında buluyoruz;

“Hayatın yarısı keyif sürmek içinse diğer yarısı da iyi nam bırakmak içindir. Nefsi azdırmak ve sonra iki iyi adı fenaya çıkarmak, neden icap etsin? En iyisi odur ki, birbirimizden utanalım ve bu suretle de Allah’tan lütuf bekleyelim! Kadını yere vurmak mertçe bir hareket sayılmaz! Eğer mertlik göstereceksen, kendine hâkim ol! Kim nefsini yenerse şeref bulur, yükselir, kendine galip gelen de bütün âlemi hükmü altına alır.”

Nizami insanın rızık için korku ve endişeye kapılmasını yanlış bulur. İnsan rızık kaygısı ile yaşadığı müddetçe hiçbir alanda tam anlamı ile başarılı olamaz. İlim tahsil ederken de rızık kaygısı ile yapılmamalıdır. Çünkü rızkı veren Allah’tır. Rızk O’nun teminatı altındadır. Nizami;

“Ey, toprak kalıbı zaten dar olan insan! Dünya için gönlünü daraltma, zira iki darlık seni pek sıkar. Cihan, kendisi için üzülen kimseden ar eder. Yaşadığın müddetçe rızk için gam yeme; çünkü rızıkları veren Allah senin de rızkını verir.” der.

Nizami, aynı şekilde dünya nimetlerinin de amaç olmadıkları ve bu dünyaya ait birer araç olduklarını vurgular. Çünkü bizler terk edeceğiz bu dünyayı, onlar burada kalacaklar. Öyleyse onların peşinde koşma fayda vermez;

“Mademki dünyaya payidar olmak üzere bir şey gelmedi, şu halde dünyanın bütün varlığı, bir pula değmez. Ezelin armağanı ve dünyanın nimeti, temiz bir yaratılış ve pak bir mayadır. İrfan sahipleri şöyle demişlerdir: “Kişinin iyiliği ve fenalığı, onun ölümünden anlaşılır.” Ne kadar aciz ve zayıfları orada kahraman olur, ne kadar kahramanlarında benizleri sararmış bir halde görürsün.”

İnsan bir yolcudur bu dünyada. Yani misafirdir bir nevi başkasının evinde. Misafir edebi ile gelir ve edebi ile gider. Bazen ev sahibi gibi davranırız bu misafirlikte. Sanki ev sahibi bizmişiz gibi. Oysa ne kadar kalsak da sonunda terk edeceğiz bu âlemi. Yani başkasının evinde artistlik yapmak neyimize.  Edebimizle geldik edemizle gidelim. Nizami bu konudaki nasihatlerini Hüsrev’i kral yapıp sonra da Hüsrev’i devirip onun yerine geçen komutanı Behram Çubin’ in ölümünden sonra Hüsrev i konuşturarak yapar;

“Sevinçte, kederde ölçülü olmalıdır. Haddinden fazla yükselmek isteme; ayağını yorganına göre uzat. Dalgalanıp derya gibi coşma, kendi havandan yükseklerde de uçma. Herkes kendi mesleğine dair konuşmalıdır; zira sırmacı, hasır dokumasını bilmez. Eski adet ve geleneği bozup da yeni bir usul ve kaide koymak, evvelkilerin yaptıkları kandillere taş atmak, yetimlerin de hakkına el uzatmak doğru bir hareket sayılmaz. Kim ne tohum ekti ise, onun mahsulünü biçer; bunu ben demiyorum dane haber veriyor.

Ve sen hiçbir fakire hakaretle bakma, zira o da kendi âleminde sultandır. İyi bir insanın ayıbına göz yumuver ve kötü gözden iyi bakış bekleme. Kusur arayıcı göz, hüneri ayıp görür, sen karganın gözüne bak, tavus’un ayağını görme. Senin her sözün de yüz tane kusur vardır, boş yere kimsenin kusuru üzerinde durma. Kendi kusurunu bir defa baktın mı da durmadan başkalarının kusurunu görüyorsun? Kusur bulmada aynadan eksik değilsin; bırak bu hayâsızlığı aynaya! Yalnız aynaya şu meziyet yetişir ki, bir kimsenin ayıbını başkasının önünde söylemez.”

Nizami bu öğütlerden sonra talebesini mektepten mezun etmeye hazırlar. Ve onu hayatta karşılaşabilecek sorunlara karşı çözüm önerileri ile donatır.  Bir nevi mezuniyet töreni konuşması yapar;

“Her ele gelen inci delinemeyeceği gibi, dile gelen her söz söylenmez. Her karşına çıkan su içilemeyeceği gibi her elden gelen iş de yapılmaz. Bu kâinat bahçesinde kendini bir gül gibi parça parça dağıt. Zira bu “tevhit” dağı ile derli toplu olmak mümkün değildir. Sen oradan, koşmak için buraya geldin, buradan vazgeç ki, oraya yetişesin. Allah’ ı anlayabilmek için, insanın elinde delil ve kıyastan başka hangi terazi vardır ki? Aklın kıyası ise Yaradan’a dair ancak bir delil bulabilir, işte o kadar…

Düşünceye bundan daha fazla yol verme, zira önüne ya dağ çıkar yahut da bir kuyu! Anladın ki senin bir mabudun vardır artık: Nasıl? Ve Ne için? Diye soruşturmaktan vazgeç.

Cihana gönül bağlama! Zira bu soğuk ve namert varlık kimseye varlık göstermeyecektir. Ey insanoğlu! Ayakta durunca anlaşılmaz bir tılsımsın, düşüp de kırıldın mı bir hiçsin!

Uzun bir yola çıkmak var, azıksız olma! Çünkü yolda bir şey bulamazsın. Senin, mürşitlerin mürşidi olan aklın sana yeter; ne soracaksan ona sor, başkasına değil…! 

Eğer akıllı isen, kendini bu kafesten uçur, zira bu kafes senden yüz kat iyi olan sayısız insanı öldürdü. Dünya ki bizim kanımızı dökmekten hiç çekinmez, onu hiçe say, zira kıymetsizdir.” der ve talebelerini mezun eder Nizami

Bu yazı toplam 246 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.