BİR AYDINLA AYDINLANMA / Köşe Yazısı - Aslan Nihat ÖZBEY

18.3.2016 18:04:32
Aslan Nihat ÖZBEY

Aslan Nihat ÖZBEY

 BİR AYDINLA AYDINLANMA

            ''Nefsini (kendini) bilen rabbini bilir'' hadis-i şerifiyle yazıma başlamak istiyorum. İnsanın kendi dışında cereyan eden olay ve olgulara vakıf olması için öncelikle kendini ve kendisine ait olan şeyleri bilmesi elzemdir. Biz kendimizi bilmeden başkası olmaya çalışıyoruz.

            Aydın, kendini ve kendinde meydana gelen değişimleri, sosyal çevresini ve bu çevrede oluşan yenilikleri öncesi ile birlikte analiz eden, fayda ve zarar analizi yapıp bu konuda toplumu aydınlatan sorumluluk sahibi bireylerdir.

            Her devrin toplumlarında mutlaka bir aydın ve halk tabakası mevcuttur. Aydın tabakası, küçük bir grup olup maddi ve manevi her şeyin ilmini kendi tekelinde bulunduran hâkim güçtür. Eğer bu hâkimiyet baskı ve zorbalığa dönüşürse devrimin ayak sesleri duyulmaya başlar. Artık reformlar dahi bu durumu düzeltemeyecektir. Halk tabakası, toplumun büyük bir çoğunluğunu oluşturur. Değişimin en az yaşandığı sınıftır. Halk tabakası aydın olarak nitelendirilen hâkim gücün egemenliği altında yaşarlar. Halk için öncelik refah ve huzurdur ve sürekliliğini sağlamak için siyasi bir tepki olarak Yıldız Zümresinin doğmasına sebep olurlar. Yeni gelen düşünce bu isteklerini karşılayabiliyorsa, neye hizmet ettikleri çok da önemli değildir. Yıldızlar gurubuna muhtaç oldukları için sonuna kadar desteklerler. Yıldızlar zümresi, tolumda önceleri sadece bir sosyal grup olup henüz bir sınıf oluşturmamış, mevcut aydın tabakaya karşı çıkan ve toplumu mevcut şeklinden bir sonraki şekle çeviren kimselerdir.  Bu sosyal grup hâkim olan düşünceye karşı çıkıp yerine kendi düşünce yapısını getirir. Böylece yeni bir aydın tabakası oluşur ve eskisi yıkılır. Genelde yıldızlar grubunun ortaya çıkışı iyi niyet üzeredir. Fakat hâkim güç haline geldiğinde bir önceki aydın tabakasına benzemeye başlar ki buda onların sonunu hazırlar. Tarih tekerrür eder.

            Günümüz Asya ve Afrika toplumlarına baktığımızda, aydın olarak değer kazanan zümrenin, Avrupa aydınının birer kopyası olduğunu görüyoruz. Bu nedenle öncelikle gerçek nüshayı incelemeliyiz. Rol model olarak seçtiğimiz Avrupa Aydınını tanımalıyız ki içinde bulunduğumuz durumun bilincinde olalım.

            Aydın adı ilk defa 17.yy'dan itibaren ortaya çıkıyor. Daha baştan aydına verilen sıfat yanlış olduğundan dolayı kendimizle ilgili aydın telakkimizde yanlıştır. Bir işin adını koyarken, o işin taşıdığı anlamında önemi vardır.

            Avrupa dilinde Entelijansiya kelimesinin kökü ''entelekt'' tir. Entelekt, beyin, akıl, şuur, kavrama gücü ve zekâ anlamlarına gelir. Entelijans insan aklı, kavrayış sahibi ve düşünen insan demektir. Entelektüel, mesleki bir tanımlama sıfatı olup, düşünme eylemiyle çalışanlar için kullanılır. Toplum, beden işi, el işi çalışma yapan grup ile fikri ve zihinsel faaliyet yapan grup diye ikiye ayrılır. Fikri ve zihinsel iş yapan grup, daha çok öğretmen, siyasetçi, filozof, bilim adamı gibi meslekleri yapan kişiler için kullanılır. Bedensel iş yapan grup içinse, inşaatçı, amele, fabrika işçisi gibi meslekler için kullanılır. Bedensel iş yapan birisinin yaptığı işte de azda olsa düşünme eylemi olduğu için bu tanıma göre onlarda entelektüel sınıfa girerler. Dolayısıyla herkes entelektüeldir ve bu tabir aydını nitelendirmede yeterli değildir.

            Bir kaç aydın tanımını vererek değerlendirelim.

            Fransızcada Clairvayont; Açık görüşlü, Latincede, Entelektüel, Düşünsel faaliyetleri yapan(mesleki bir tanım), Farsçada, Ruşenfikr; fikri aydınlık, Türkçede, Aydın; parlak parlayan, Arapçada, Münevver; Nurlanmış, Akli ve kalbi nurlanma, mütefekkir; tefekkür eden, düşünen anlamlarında kullanılıyor,

            Burada Arapça tabirlerin bizim aydınımızı tanımlamada daha uygun olduğunu düşünüyorum. Çünkü sade akli, yani düşünsel aydınlanma eksik olup, bunun yanında''ki hissi aydınlanma akli aydınlanmadan önce gelmelidir'' kalbi yani manevi bağlamda da aydınlanma zorunludur. Akli ve kalbi aydınlanma tarih boyunca birbirine karşı mücadele etmiş, sürekli biri diğerine galip gelmiştir. Eğer denge sağlanamazsa böyle de devam edecektir. Hem akli hem de kalbi manada sürdürülebilir bir aydınlanma sağlanabilirse o zaman gerçek inkılâp sağlanmış olur kanaatindeyim.

            Avrupa aydınını tanımak için geçiş dönemlerini incelemek gerekiyor. Bu dönemleri, İlk Çağ, Hıristiyanlığın kabulü ve Rönesans dönemleri olarak 3 başlık altında inceleyelim.

            İlk Çağ Dönemi batıdaRoma (Sezar) kültürü hâkimdi. Hayat felsefeleri hazcı ve materyalist bir yapıya sahipti. Ahlak kavramı çok zayıftı ve tamamen pragmatist bir anlayış hâkimdi. Bu da orman kurallarını devreye sokuyordu. Güçlü olan güçsüzü eziyordu. Halklar ise, ezilen, değerleri hiçe sayılan ve zulme uğrayan mağdurlar sınıfını oluşturuyordu. Adalet kalmamıştı. Böyle bir dönemde, kurtarıcı olarak Hz. İsa’nın (as)öğretilerini yayan, maddeden çok manaya önem veren, hoşgörüyü öğütleyen yıldızlar zümresi ortaya çıkıyor ve halkın desteğiyle yeni bir dönem açılıyordu. Yeni bir aydın tabakası oluşuyor ve ilk çağ kapanıyor, orta çağ dönemi başlıyordu. Mana, maddeye galip geliyordu.

            Ortaçağ döneminde Papalık Kurumu ortaya çıktı. Papa (Katolik Hıristiyanlık) Enternasyonaliz  (Beynelmilel) ’'Dünya Vatan'’ anlayışına sahipti ve dünya dili Latinceydi. Papa, kralları belirleyebilir ve tacı ancak o takardı. Dolayısıyla siyasi bir egemenliği vardı. İncil’i sadece din adamları okuyabilir ve anlatılabilirdi. Halkın incili okuma ve anlama şansı kalmıyordu(Bu gün de halklar cahil bırakılmaya, okumayan ve düşünmeyen bir toplum oluşturulmaya çalışılıyor. Sebebi ise bilgi ve hâkimiyet sahipleri hegemonyasınınkorunmasıdır. Üretici ve tüketici sınıfların kalıcılığını ve devamlılığını sağlamaktır). İnsanlar kilisenin her istediğini yapmak zorundaydılar. Aksi durumda kutsanamazlar, aforoz edilerek sürgüne tabi tutuluyorlardı. Eğitim anlayışı, antik ilimler ve din üzerineydi. Diğer tüm ilimler İncil’i destekler nitelikte olmalıydılar. Yeniliğe kapalıydı ve yeni çalışmaları yapmaya çalışanlar şiddetle cezalandırılıyordu. Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen Galileo’nun hazin sonu en belirgin örneklerdendir. Aristo'nun görüşleri, Yunan Felsefesi ve Antik Tabiat İlimleri klasik ilimlerdi ve bunlarda çok katıydı. Buna Skolâstik Düşünce adı veriliyor. Papa, Katolik Hıristiyan'dı ve bunun dışındaki tüm inançlar yok edilmeliydi. Sadece İspanya’da, Barselona şehrinde 300.000 Protestan katledildi. Diğer inançların akıbetini siz düşünün. Böyle bir dönemde halk yine baskı ve zorbalığa maruz kalmış, yine huzur ve refah sadece yeni aydın zümresine ait olmuş, adalet kalmamıştı. Halk yine mağdurdu Bu baskıcı düzene karşı koyan yıldızlar zümresi, halk desteğini de arkasına alarak devrimi gerçekleştirmiş, Ortaçağı kapatıp Yeniçağı başlatmıştı. Adını da Rönesans Dönemi koymuş,ve madde manaya galip gelmişti.

            Rönesans dönemi, dine ve din adamına bir tepki, kiliseye karşı ortaya konmuş yeni bir ilim ve bakış açısıdır. Papa dininin baskıcı tutumuna karşı, din karşıtı (laik) düşünceyi, maneviyatçı yapıya karşı, maddeciliği, Dünya Vatan bakış açısına karşı, milliyetçi demokrasi hükümetini (Milli Yönetim), feodaliteye karşı Nasyonalizmi (milli birlik). Skolâstik düşünceye (dini ve antik ilimlere) karşı, Siyantizmi (bilimselciliği) savunuyorlardı. Din, irfan, sanat, edebiyat gibi duygu içeren, içi aydınlatan bilgiler Science (ispatlı bilim) kapsamına girmez. Bir önceki döneme ait ne varsa tepki olarak tam karşıtını savunuyordu. Önceyi kökten reddederek çözüme ulaşılacağı savunuluyordu. Bu durum Avrupa’nın bilim ve teknoloji anlamında çağ atlamasına ve Dünyaya yön verir hale gelmesine zemin oluştururkendiğer yandanbüyük bir manevi boşluğa sebep olmuştur. Hissiz, maddeci ve çıkarcı bu yapının incitmediği kimse kalmamıştır. Bu düşünce toplumda sosyolojik ve psikolojik birçok soruna neden olmuştur. Avrupa devrimleri, bir kısır döngü halinde tekrar başa dönmektedir. Öyle görünüyor ki sürekli ifrat ve tefrit halinde olan Avrupa’nın manevi devrimi kuluçka dönemini yaşamaktadır.

            Avrupa aydınının arkasında bulunan esas güçler hakkında da birkaç konuya temas etmek istiyorum. Bu gün gerek Avrupa’nın gerekse tüm Dünyanın gündemini belirleyen ve yön veren İlluminati teşkilatından bahsediyorum. Ortaçağda, 1118 yılında Fransız Hugovon Payens ve arkadaşı Godfreyde Saint-Ömer liderliğinde dokuz kişi, hacıların güvenliğini sağlamak için ‘’Tapınak Şövalyeleri’’ adında savaşçı bir örgüt kurarlar. 1129 yılında ise Katolik Kilisesi tarafından tanınır ve sayıları her geçen gün artar. Prensipleri, idareci olmadan belirleyici ol, emretmeden yönlendir. Yani yöneten olma, yönetenleri yönlendiren ol. Haçlıların Müslümanlara yenilmeleri ve Kudüs’ü kaybetmeleri sonucu tarikat güç kaybeder ve 1312 yılında kapatılır. Dağılan birçok gurup üyeleri, gittikleri yerlerde Masonik örgütler kurdu. Rönesans devriminden sonra evirilerek İlluminati örgütüne dönüştü. İlluminati ismini ilk olarak 1776’da Adam Weishaupt isimli Kabalacı bir Hukuk Profesörü ve Baron von Knigge ile kurulan gizli bir topluluk kullanıyor. İlluminati’nin sözcük anlamı ‘Aydınlanmış Olanlar’ anlamına geliyor. Rönesans döneminde kurulmuş olan bu örgütün temel amacı, insanların düşüncelerini hür kılmak, dogmatik ve tinsel düşüncelerden arındırmak ve Newtoncu pozitif bilimi geçekleştirmek olsa da, kendisine hizmet etmeyen her türlü düşünceyi karartma görevini üstlenmiştir. ‘Yeni Dünya’, ‘Tek Din’ projelerini gerçekleştirmek için her yolu mubah kılınmıştır. Ayıdan post, bunlardan dost olmaz. Her ne kadar oldum desende…

            İslam coğrafyasının aydınlanma sürecini de üçe ayırıyoruz. İslam Öncesi Dönem, İslam Sonrası Dönem ve Taklitçi Aydınlanma Dönemi.

            İslam öncesi Arap Yarımada'sının aydınlarına bakarsak en önemli aydınları tüccarlardı. Tüccarları aydın yapan dış dünyada olup bitenden haberdar olmaları ve bunları kendi toplumuna aktarmalarıydı. Tüccarlar dışında şairler, bahçe sahipleri ve yabancı dinlere inananlarda vardı. Toplumun, hatta aydın denilen kesimin dahi okuma oranı çok düşüktü. Bunlar gündemi ellerinde tutan aristokrat, hâkim sınıftı. Dönemin aydınları, Hz. Muhammed'in (sav) sözlerine efsane ve mucizelerine sihir dediler. Taassup ve maddi çıkarlara bağlılık, gerçeği görmelerine engel oluyordu. Hz. Muhammed'in (sav) gelişiyle (Peygamber’in (sav) Allah tarafından seçilmiş biri olduğu ve doğrudan Allah'ın sözünü insanlara aktardığı faktörünü de göz ardı etmemek gerekir) halk zümresinde bir kurtuluş ve sosyal refah ümidi oluşturdu. Bozulmuş adalete ve zulme karşı başkaldırmanın zamanı gelmişti.  Böylece yıldızlar tabakası olan Peygamber (sav) ve sahabeler, eski, hâkim olan aydın tabakasının yerini alan, yeni bir aydın tabakasını oluşturdu. Halka huzur ve refah getirdi.

            İslam sonrası aydınların en büyük özelliklerinden biri, İslam dininin denge dini olduğunun bilincinde olup, madde ve mana arasındaki dengeyi korumaları ve adil olmalarıydı. Bu iki unsur ne zaman ki bozulmaya başladı medeniyetlerin çöküşüne zemin hazırladı. Madde, manaya veya mana, maddeye galip geldiği durumlarda, ifrat ve tefrit hâsıl oldu(İfrat: bir şeyi arttırmada aşırıya gitmek, Tefrit: bir şeyi azaltmada aşırıya gitmek). Bu durum toplumun tüm değer sisteminde kargaşaya ve adalet terazisinin de bozulmasına neden olmuştur. İslam tarihi incelendiğinde bu açıkça görülecektir. Yine İslam tarihi incelendiğinde nice mütefekkirlerin nice münevverlerin yetiştiği açıkça görülecektir. Bizim için rol modeller bu şahsiyetler olmalı ki bize ait bir dönüşüm hâsıl olsun. Bizim için aydınlanma, şu anda mahrum olduğumuz İslam nurunun tekrar parlaması ile gerçekleşebilir.

            Taklidi Aydınlanma Dönemi öncesinde, İslam coğrafyasında yönetime gelenlerin zevk sefa içerisine düşmeleri, adalet terazisinde bozulmaların başlaması, Kur’an ve Sünnetten uzaklaşmaları, fen ve teknolojide geri kalmaları sonucunda genel anlamda çatlamalara hatta kırılmalara sebep olmuştur. Çözüm olarak, Avrupa’ya öğrenciler gönderildi. Amaç ülkelerinin ihtiyacı olan ilimleri öğrenip ülkelerine taşımaları ve kullanmalarıydı. Fakat Avrupa‘nın süsleyerek paketleyip, bize gönderdiği, yeni aydıncıklar, ülkelerine lazım olmayan ne varsa onu taşıdılar (örneğin, Lale Devri). Bu aydınlar çöküş ve dağılmaktan kurtuluşun tek yolunun Avrupa’yı birebir taklit etmekten geçtiğini savunuyorlardı. Fakat bu düşünceleri, çöküş ve parçalanma hızını arttırmaktan başka bir işe yaramamıştı. İslam devletleri dağıldı, işkâl edildi ve birer sömürge haline getirildi. İnsanlar her konuda Avrupa’ya bağımlı hale geldi. Sonuç olarak Avrupa’nın taytı Osmanlı’ya dar geldi.

Hz. Muhammed'in (sav) ‘'İlim Çin’de de olsa gidip alın'' sözünü buyururken hem ilmin önemine hem de gerekli ilimlerin almasına işaret ettiğini açıkça görüyoruz.  Bu ilimler; tıp, teknoloji, matematik, fen bilimleri vs. ilimlerdir. Bu manada Avrupa’dan faydalanmakta bir beis yoktur. Avrupa'yagidenlerin amacı, onların yemeğini, elbiselerini, düğününü, bayramını, fitnesini, fesadını taklit etmek, öğrenmek, öğretmekolmamalıydı. Bu durum bizi onlara hep muhtaç kılmıştır. Onların her dediği ayet gibi kabul edilmiş olduğundan, Avrupa aydını, Tanrı misyonunu üslenmiş ve bizi de kulları olarak görmüştür. Bizim aydınımız da bu güne kadar, kulluğunu hakkıyla yerine getirmiştir. Sadık birer kul…

            Bir bölgede yüzde yüz mantıklı olan bir gerçek, başka sosyal çevrede büyük oranda zararlı, tehlikeli geçersizdir. Avrupa’daki bu aydınlanma hareketi yükselişe geçmelerini sağlamış iken, onları taklit ederek aydınlanmayı ve gelişmeyi hedefleyen İslam ülkeleri daha çok gerileyen, elinde hali hazırda bulunanları da kaybetmeye mahkûm olmuştur.

            Büyükler her zaman taklit edilmişlerdir. Taklitçiler her zaman aslından daha aşırıya gitmiş, dolayısıyla asıllarının gölgesi kalmışlardır. Asılı olmayanın gölgesi de olmaz. Hire toplumu İran’ı taklitte o kadar ileri gitmiştir ki, yaptığı sarayların benzeri İran’da dahi yoktu. Yine aynı dönede yaşamış olan Gassaniler, Roma’yı taklitte Roma’nın önüne geçmiştir. Bu toplumlar kendilerine tarihte yer edinememişlerdir. Saman alevi gibi parlamış olan bu toplumlar,  hızlı bir şekilde yok olmuştur. Adını dahi bilen sayısı çok azdır.

Taklidin sadece taklit edilenin yararına olduğu aşikârdır. Avrupa’nın devrimi kendi doğal sürecinde, olması gerektiği gibi yaşanmıştır. Bizimde kendi doğal aydınlanma sürecini yaşamamız, bu amaçla çalışmalarımızı yapmamız, eksiklerimizi belirlemeli ve yanlışlarımızı gidermeliyiz. Bunu yaparken de kendi kültür ve birikimimizden faydalanmalıyız.

            Sonuç itibariyle kendi aydınlığımızı sağlamak, gerekli olan tüm verilere ulaşmak için unutulmuş veya deforme edilmiş esas değerlerimizi, çağımızın gereklilikleri doğrultusunda geliştirerek yeniden dirilişe geçmemiz, kendimize sahip çıkmamız gerekmektedir. Avrupa toplumlarının dünyevi ilimlerini alıp geliştirerek kendi mana âlemimizle birlememiz, örnek alan değil, örnek olan bir statüye ulaşmamız gerekmektedir. 

                                                                                                     

Not: Bu yazı İranlı bir aydın olan Ali Şeriati’nin çok Önemli bazı sosyolojik tespitlerinden faydalanılarak kaleme alınmıştır.

Bu yazı toplam 2245 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.