Cebrail’in Kanadından Yüreğimize Doğan İlhamlar / Köşe Yazısı - Ahmet BELLİBAŞ

23.10.2018 07:53:14
Ahmet BELLİBAŞ

Ahmet BELLİBAŞ

Cebrail’in Kanadından Yüreğimize Doğan İlhamlar

 

Muhammed İkbal, 1876-1938 yılları arasında yaşamış önemli bir İslam mütefekkiridir. Eserleriyle yaşadığı coğrafyada ve diğer İslam beldelerinde hatta Avrupa’da ses getiren bir şairdir.  Muhammed İkbal’i daha iyi tanımak için ona kısaca “Hindistan’ın Mehmet Akif’i diyebiliriz. O da Akif gibi Müslümanların dertleriyle dertlenmiş, başarıları ile sevinmiş ve şiirlerinde onlara seslenmiştir.

 

Genellikle manzum(şiir)  eserler kaleme alan İkbal’in Cavidname’den sonraki en önemli eseri Bâl-i Cibril’dir. Yusuf Karaca tarafından Türkçeye çevrilmiş ve şerh edilerek (yorumlanarak) “Cebrail’in Kanadından İlhamlar ve Muhammet İkbal” adıyla basılmıştır. Esere, ayrıca Muhammed İkbal’in hayatı, fikirleri ve eserlerinin anlattığı bir bölüm eklenmiştir.

 

Bâl-i Cibril’deki şiirlere baktığımızda genel olarak şu tespitleri yapabiliriz:

 

Muhammed İkbal şiiri, bir araç olarak görür. Tıpkı Akif’te olduğu gibi duygu ve düşüncelerini insanlara aktarmak için bir vesiledir şiir. Onun şiiri bir uyarıcıdır. İsrafil’in sûru gibidir.

 

O süslü ifadelerden, ağır benzetmelerden, sembollerden yana değildir. Bazı semboller kullanmışsa da bunlar kolayca anlaşılabilecek türdendir. Diğer bir ifadeyle İkbal’in, toplum için sanat anlayışına sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bâl-i Cibril’deki şu beyitte kendi şiir düşüncesini açıkça ifade etmiştir:

 

Benden şarap, bardak, sürahi, kadeh sözleri bekleme.

 Granit taşları delen böyle birinden cam, şişe süslemeleri isteme.” 

 

Bâl-i Cibril’e içerik olarak baktığımızda genellikle tasavvufi, felsefi ve sosyal konuların ele alındığını görürüz.“Müslümanlar ve problemleri”,“Batı’nın iç yüzü”,“akıl-kalp ilişkisi”,“eğitim kurumlarımız” üzerinde sıklıkla durduğu konuların başında gelir. Bu konu başlıklarını genel olarak şöyle işler:

           

İkbal, Müslümanların potansiyeli hakkında epey ümitlidir. Müslüman, kartal gibi yükseklerde uçacak şekilde yaratılmıştır. Her zaman daha yukarılara çıkacak özellikleri vardır. Onun cevheri nurdandır ve gökyüzünde parlayan bir yıldızdır. Meleklerden daha yüksek makamlara çıkmasını sağlayacak potansiyeli vardır. O, Hazret-i Muhammed’in yetiştirdiği bir şahin gibidir. 

 

Müslüman’ın gemisi, sahili olmayan okyanuslar için yaratılmıştır. Ona bir sınır koymak, bir yerle, bir hayalle sınırlamak yanlıştır. Her zaman daha güzele,daha yükseğe ve daha ileriye gitmesi gerekmektedir. Yine İkbal’e göre Doğu ve Batı’nın yaşadığı bu çıkmazı çözecek olanda Müslüman’dır.

 

İkbal, Müslümanların potansiyelini anlatırken mevcut durumlarından da söz eder.

 

Böyle bir potansiyele sahip olan Müslüman’ın içinde bulunduğu durum ise acıdır. Ona göre günümüz(yaşadığı dönem) Müslümanlarının geçmiş dönem Müslümanları ile hiçbir benzerliği yoktur.

 

Eski Müslümanlar dünya sevdası taşımazdı. Tek hedefleri Allah’ın adını yeryüzüne yaymaktı. Onlar adaletli hükmederlerdi. Batıl olanı, köleliği ve her türlü yanlışı ortadan kaldırmışlardı. Aynı zamanda korku nedir bilmez, çok cesurlardı.

 

Yaşadığı dönem Müslümanlarının yaklaşık 300 yıldır derin bir uykuda olduğunu söyler. Dünya sevgisi tüm benliklerini kaplamıştır. Yaptıkları ibadetlerde bir ruh kalmamıştır. Özden uzaklaşılmış, mana anlamını yitirmiştir. İbadetler sadece şekilsel ritüellerden ibaret kalmıştır:

           

Yeryüzünün ruhunu titreten o vecd ve ilahi cezbe dolu secdeler yok.

Mihrap ve minareler bugün o secdelere hasret kaldı.

 

Bu ezanı ben artık ne Mısır’da ne de Filistin’de duyuyorum.

Bu ezanlar ki çağrıları dağları titretir, ovaları inletirdi.

 

Ona göre bir hedefe yönelerek; arzu, istek, heyecan ve coşku ile o hedefe koşan kimseler yok artık. Nerede bir eksiklik varsa Müslümanların beldelerindedir. Teknik ve fen olarak geri kalınmış, hakiki İslam terk edilmiştir. Din, yalnız fakirler tarafından yaşanır olmuştur.

 

Ayrıca Avrupa hayranlığı, Batı sevgisi onların akıllarını başlarından almıştır. Bu hayranlık gözlerini o kadar kamaştırmıştır ki Avrupa kadınlarını, Cennet’teki huriler olarak görmeye başlamışlardır. Hıristiyanlar ve Hindular gibi yaşamakta ve onlar gibi düşünmektedirler. Bir dönem Hazret-i İbrahim gibi putları yıkarken, bugün Hazret-i İbrahim’in babası Azer gibi yepyeni putlar yapmaktadırlar.

 

Müslüman âlimlerini de eleştiren İkbal, onların günlük hayatta karşılığı olmayan basit sorunlar üzerinde durduklarını ve temel sorunları görmezden geldiklerini ifade eder.

 

Hal böyleyken Müslümanların içinde bulundukları durumdan kurtulmaları için tavsiyelerde bulunmaktan geri durmaz. Onlara özetle şunları söyler:

 

Müslüman’ın öncelikle dünya sevdasından vazgeçmesini, hedefine daha büyük şeyler koymasını öğütler. Ona göre Müslüman kılıç gibidir. Ancak kınının içinde öylece kalakalmıştır. Artık kının içinden çıkması gerekmektedir.  Onun            imanında ve ibadetlerinde gevşeklik vardır. Bu gevşeklikten vazgeçmelidir. Müslüman’ın kendi gerçek potansiyelinin farkında olmadığını ifade eden İkbal, artık bunun son bulması gerektiğini ve kendi değerinin ölçüsünü fark etmesi gerektiğini belirtir. Bu yaratılıştan gelen potansiyeli aklıyla birleştirmesini ve maddi dünyayı emri altına almasını söyler. Aksi halde bu durum onu, başkalarının kölesi haline getirecektir.

 

“Sen savaş alanının eri, sen İslam ordusunun komutanısın!

Bütün melekler ve insanlar senin askerlerindir.

 

Bir sen kendi değerini kıymetini hiç bulmadın.

Bu kadar bilgisizlik, bu kadar basiretsizlik niye?

 

Ey Müslüman, ne zamana kadar başkalarına kölelik edeceksin!

Ya dünyayı terket ya da dünyayı elde et artık!”

 

İkbal’in dünyayı elinde tutmaktan kastı elbette dünya ile olan bağını kuvvetlendirmek, dünyaya olan ilgisini artırmak değildir; çünkü o birçok yerde Müslümanları dünyaya, yani onun geçici heveslerine kanmamaları yönünde uyarır. Onun düşüncesi “Ahirzamanda ümmetin kuvvetlisi ve zengini; zayıfından ve fakirinden daha hayırlıdır.“ hadis-i şerifi ve Bediüzzaman’ın “Bu zamanda İslâmiyet’in gelişmesi maddi gelişmeye bağlıdır.“ sözü ile paralellik gösterir.

 

Evlerinde öyle rahatça oturmanın, çalışmamanın İlahi aşk tutkunlarına haram olduğunu ve sırtlarındaki dünya yükünün onların ağır hareket etmelerine sebep olduğunu ifade etmektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere İkbal, Müslümanların maddi imkânlara erişmelerine karşı değildir. O bu maddi imkânların asıl amaç haline getirilmemesini istiyor. 

 

İkbal, Müslüman’ın hayallerine bir sınır koymasını da eleştirir. Ona göre hayalin bir sınırı yoktur. Elindekilerle yetinmeyip hep daha fazlasını arzulamalıdır. Müslüman’ı şahine benzetir. Bu yüzden onun daha yükseklere, daha ileriye uçmasını söyler. 

 

“Renk ve koku âlemi (dünya) düşüncesi ile yetinme.

Evrende nice gülistanlar, nice başka vatan var, yuvalar vardır.

 

Sen bir şahinsin, senin işin daha yüksekten uçmaktır.

Senin önünde daha nice gökler fezalar vardır. “

 

“O eşi benzeri olmayan inci bu şekilde ele geçmez.

Ey gayretli yiğit adam, özgür, cesur ve sebatlı olmalısın.“

 

Ayrıca İkbal, Müslümanlara hitap ederek onların birleşmesini, ayrılıktan vazgeçmesini ister. Birçok ortak özelliği bulunan Müslümanların ayrılmasını, bölünmesini doğru bulmaz. Ona göre Müslümanlar birleştiğinde, yekvücut olduğunda büyük bir gelişme ve ilerleme olacaktır. Ayrışma ise gelişmenin önündeki büyük bir engeldir:

“ Fayda Müslümanların birleşmesindedir, zarar tek tek olmaktadır.

Hepsinin peygamberi bir,  imanı bir,  dini bir.

 

Tertemiz Kâbe’si de Allah’ı da Kuran’ı da bir

Müslümanlar da birleşip bir olsaydı ne müthiş bir şey olurdu.

 

  Bazı bölgelerde bölgecilik bazı yerlerde kavmiyetçilik

 Zaman akışı içinde gelişmenin yolu bu mudur?“

 

Bunların yanı sıra Müslümanların sağlam bir imana ve bir ibadet hayatına sahip olmalarını ister. Ona göre bu dünyada şerefli bir hayat ancak sağlam bir imanla elde edilebilir. İbadetlerinde gevşeklik göstermesini istemez İkbal. Teheccüd namazına büyük önem verir ve seher vaktinde tatlı uykusundan uyanıp ibadet etmenin çok önemli olduğunu vurgular. Müslümanları bu hale getiren durumları anlatırken sabah erken uyanmamaktan ve rahata düşkünlükten bahseder ve bunun yanlış olduğunu ifade eder.

 

Muhammed İkbal, Bâl-i Cibril’de Batı medeniyetinin iç yüzünü ortaya koymaya çalışmıştır. Zira kendisi bir müddet Avrupa’da kalmış, ayrıca İngilizlerin himayesindeki Hindistan’da yaşamıştır. Yani Avrupalıları ve medeniyetlerini yakından tanıma fırsatı bulmuştur.   

 

İnsanların Avrupalıları efendisi olarak gördüğünü söyler İkbal. Batı hayranlığından insanları uyandırmak için eserinde sıklıkla Batı’nın iç yüzünü anlatır. Kendisi Batı’nın ilim ve teknik alanındaki gelişmelerine karşı değildir. Bunları faydalı görür. Onun karşı çıktığı husus, İlahi emirlerden yoksun olan Batı’nın kültürü ve medeniyetidir. Bu medeniyetin temelinde inkâr vardır. Tevhid inancına dayanmayan bu medeniyetin temelleri ise çürüktür.

 

Batı medeniyetinin dıştan parlak ve güzel göründüğünü ama içinin bundan çok farklı olduğunu iddia eder.

 

Oysa onun bu parlak ve muhteşem görünmesi şimşeğin çakması gibi bir anlıktır, geçip gider.

 

Yaşlı meyhaneci diyor ki; Avrupa köşkünün.

Duvarları aynalı ve gösterişli ama temelleri ise çürüktür.

 

Batı medeniyetinin insanlara bazı faydalar sağlayacağını ama gerçek huzuru hiçbir zaman veremeyeceğine inanır. Kendisi de Batı’da eğitim gördüğünü ama bu eğitimin dertlerine derman olmadığını söyler.

Ayrıca İkbal; Avrupa’nın gücünün, iktidarının temelinde sömürgeci anlayış olduğunu vurgular. Başkalarının emeklerini sömürerek kendisine maddi refah sağladığını belirtir. Bunun böyle gitmeyeceğini ve Batı’nın bu gücünün mutlaka son bulacağını ifade eder. Hissettiği bu sonun yakın zamanda vuku bulacağına inanır.

Muhammet İkbal’in sıklıkla değindiği bir diğer nokta da akıl ile kalbin ve bunların temsil ettiği değerlerin çarpışmasıdır. Akıl ve kalp kavramlarını genellikle karşı karşıya kullanır İkbal. Akıl; vahiyden, ilahi aşktan yüz çevirmesi ve düzenbazlığıyla anlatılırken; kalp, imanlı oluşuyla ön plana çıkar. Ona göre kalpher zaman akıldan üstündür. Aklın insanı mutlak doğruya götüremeyeceğini söyler. Mutlak doğruya ancak kalp ve onun bilgisi ile ulaşılacağını ifade eder. Akıl;  ancak kalbin, yani imanın ışığıyla mutlak doğruya ulaşabilir.

 

Kalp (iman) gözüyle ilerleyen Mevlana, İkbal için akıl gözüyle giden Fahrettin-i  Razi’den daha değerlidir:

 

“Ortada ne santranç oyunları kaldı ne piyonları.

Mevlana Rûmi(ilahi aşk) kazandı, Râzi(akılcılık) kaybetti.”

 

İkbal, aklın bütün bütün geçersiz olduğunu iddia etmez. Akıl, bazı şeyleri gösterebilir ama onun derinlemesine bilgi sunamayacağını söyler.

 

Bâl-i Cibril’de Muhammed İkbal’in üzerinde durduğu konulardan bir tanesi de eğitim kurumlarımızın, tekkelerin, dergâhların mahiyetidir. İkbal, eğitim kurumlarımızın      -gerek fen ilimleri gerekse de din eğitimi verenler- uzun zamandır suskun olduklarını söyler. Bu suskunluktan kasıt, bir ürün ortaya koyamamalarıdır.“ Bu tekke ve dergâhların yetiştirme tarzı hoşuma gitmiyor.“ diyerek onların eğitim sistemini açık açık eleştirir. Dergâhlarda, okullarda bir düşüncenin üretilmediğini ve insanlık yararına bir çaba gösterilmediğinin altını çizer. Birçok önemli bilgin ve âlimi yetiştiren bu kurumlarda artık öğretilen şey, düzenbazlıktan başka bir şey değildir.

 

“Vaktiyle orası aslanların ve sultanların eğitim yuvası idi.

Bugün o dergâhlarda sadece tilkilik, düzenbazlık öğretiliyor.”

 

Bu kurumlar olumlu anlamda bir katkı sunamadıkları gibi birçok olumsuz sonuç da doğurmaktadır. İkbal; inkârcılığın, putların, Avrupa hayranlığının ve cilalı eğlencelerin bu kurumlar vasıtasıyla gençlere aşılandığını ve gençlerin bu kurumlarda Avrupa’nın zavallı avları haline geldiğini söylüyor. Hocaların baskısından ve verilen eğitimin mahiyetinden dolayı bu kurumlardan tevhid inancının çıkmasının mümkün olmayacağını belirtiyor.

 

Ayrıca burada bir hususu göz önünde bulundurmamız gerekiyor: Eğitim kurumlarından, dergâhlardan ve tekkelerden bahsederken yaşadığı bölgedeki kurumları kastetmektedir. Bu durumun İslam beldelerindeki tüm kurumlar için böyle olduğunu düşünmek elbette yanlış olacaktır.

 

Bâl-i Cibril’de üzerinde durulan bir diğer önemli konu da benliktir: Benlik, İslam literatüründe olumlu karşılanan bir kavram olmamıştır. Ancak İkbal, özellikle bu kavramın üzerinde durur ve benliğin geliştirilmesi, yüceltilmesi ve açığa çıkarılmasını ister. Burada kastedilen benlik ile İslam literatüründe kullanılan benlik farklıdır.

 

Genel olarak enâniyet ve ego anlamında kullanılan benlik, İkbal’in dizelerinde bambaşka bir hale bürünür. Onun gözünde benlik; yaratılıştan getirdiğimiz özellikler, donanım ve cevherdir. İnsanı insan yapan ve onu eşref-i mahlûkat yapıp ala-yı illiyine (en yüksek makama) çıkaran bir özdür. İkbal, bu özelliklerin ortaya çıkarılmasını ve bu cevherin işlenmesini ister.

 

Ona göre benlik, Allah’ın yaratılışımıza koyduğu tohumlardır. Benliğin geliştirilmesi ve ortaya çıkarılması da o tohumun iman suyuyla sulanması, ilahi aşk ile beslenmesidir. İnsan, asıl değerine ancak bu benliğini keşfetmesiyle ulaşabilecektir. Bu benlik olmadan insan olmak mümkün değildir:

 

“ Sabah rüzgârı bana şu haberi ulaştırıp geçip gitti.

Benliğini tanıyanların makamı padişahlık makamıdır.

 

Senin hayatın, senin değer ve şerefin benliğini tanımandadır.

Bu benliğe sahipsen sultansın, değilsen kara yüzlü maskarasın.“

 

Muhammet İkbal, hürriyetine önem veren bir kişidir. Hürriyeti onun için olmazsa olmazdır. Hatta bir keresinde birisinin emri altında bir süre çalışır. O şahsın tahakkümünden sıkılır ve kendi serbest işini yani avukatlık yapmaya karar verir. Bu özgürlük düşüncesi Bâl-i Cibril’de de sıkça yer alır. Ona göre köle olan veya köle karakterli insanlar, iyiyle kötüyü ayırt edemez. Ancak özgür ruhlu insanların iyi dediği şey iyidir. Gerçeği görmek hür insanlara ait bir özelliktir. Hür düşünen insanların dervişliğini, ilâhi sırların en güvenilir bekçisine benzetir. Onun kişiliği ile Cebrail’in görevi arasında benzeyiş olduğunu söyler.

 

Ancak sınırsız, kural tanımayan ve kendi tabiriyle “ipini koparmış” hürriyet şeytanın bir icadıdır. Yani hürriyeti; kimsenin tahakkümü altında kalmadan düşünmek, olayları irdelemek olarak görmektedir. Fiillerde sınırsız hürriyet elbette mümkün değildir.

 

Bununla birlikte İkbal, iyi bir ırkçılık karşıtıdır. Özellikle Müslümanlar arasında ırk ve ülke ayrımı yapılmasını doğru bulmaz. O hem Türkistanlıdır hem İranlı hem Mısırlı hem de Hintlidir. Onun gözünde ırkın bir anlamı yoktur. Irkını ileri sürmek onun için bir sınırdır, bir kısıtlamadır. O; sınırları kabul etmez, sınırları aşmayı arzular. O,Müslümanların sahilsiz biz deniz olmasını ister.

 

“Renk ve kan putlarını kırarak İslam milleti içinde bütünleş.

Türkçülük, İrancılık, Afgancılık ortadan kalksın artık.“

 

Dizelerden de anlaşılacağı üzere ırkçılık onun gözünde bir put derecesindedir.

 

“Ey Müslüman! Sen hedefine ulaşmamış bir yolcusun, yer yurt sevdasından vazgeç.

Mısır ve Hicazlı olmaktan; İranlı, Turanlı olmaktan vazgeç. “

 

Özetle söylemek gerekirse Muhammed İkbal, yüreği İslam ateşiyle yanan bir şair, mütefekkir ve aksiyon insanıdır. İslam’ın derdiyle dertlenen ve eserlerini baştan sona bu minvalde yazan bir şairdir. İslam adına olan en ufak şey onun için en büyüktür. Bu yüzden Bâl-i Cibril’in her mısraının dikkatle okunması ve üzerinde derin derin düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim.

 

 

Bu yazı toplam 391 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş Dergisi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.